SEFER BEKCAN

ÖTEKI DÜNYA KAPISI ÖNÜNDE



Sefer Bekcan 1961 senesinde, sürgündeki bir ailede dünyaya geldi. 1968'de ailesi ana yurtlarý olan Harezm'e geri döndüler.

Sefer Bekcan orta ögrenimini tamamladiktan sonra Sovyet Ordusunda askerlik vazifesini yapti. Daha sonra 1982'de Taskent'te giderek, "Özbekistan" yayinevinin idare heyetinde çalisti. 1983'de Taskent Pedagoji Enstitüsü'ne baglý Edebiyat Fakültesi'ne girdi.

1976'dan beri siir yazmakta. Siirleri sehir ve cumhuriyet basininda yayinlandi.

Sefer Bekcan 1988 yilindan itibaren siyasî hareketlere faal olarak istirak etmeye basladi. 1993'de Erk Partisi'nin idare kurulu azasi iken tutuklandi. 1996'da serbest birakildi.

Sefer Bekcan, bu kitabinda üç yillik hapis hayati ve Özbekistan'in son 10 yil içindeki siyasî vakialari dile getirmekte.

Bu kitabi dünyadaki insan haklarinin gerçek savunucularina ve isimsiz kahramanlara, bilhassa da ben tutukluyken perisan halde çabalayan esim Qurbanay'a bagisliyorum.

SÖZ BASI

Bismillahirrahmanirrahim

Rahman ve Rahim olan Allan'in adiyla, O'nun rizasi için yaziyorum bunu. Yaratan Rabb'im kendin dogru yola eristir, ben kulun yazarken, yalan yazdirma, amin!.

Bu kitapta sergüzeste benzeyen vakialar mevcut, ama bu sergüzest romani degil, bizzat basimdan geçirdiklerimdir. Kitap parça parça halinde degisik mekanlarda yazildi. Lakin onun esasî kismi Özbekistan cezaevlerinde 1993-1996 yillari arasinda hürriyete kavustuktan sonra kagida döküldü. Tahriri ve bazi ilaveleri hürriyetime kavustuktan sonra yapildi.

Hiç bir seyi uydurmadim, hatta burada dile getirilen kisilerin isimlerini dahi degistirmedim. Bunun için epey kisi muhtemelen bana gücenecek. Ne çare ki bu kitabi yazmaktaki niyetim, kimilerini memnûn yahut dargin etmekten daha mühim sebeplere dayanmaktadir.

Özbekistan'da bugün halk totaliter rejim iskencesinde azap çekmekte. Bu azabi kendi çabalariyla azaltmaya çalisanlar var, bu kitap onlara destek vermek, gün gelip de onlarin bu zahmetlerinin hakkiyla degerlendirilmesi için yazildi. Öte yandan totaliter rejime kendi çabalari ve fikri ile yardim edenler de var. Benim fikrime göre, onlar da hizmetlerine layik muameleyi görmeli. Onlar sunu iyi bilmelidirler ihanetin bagislanmasi mümkün, ama asla unutulmaz.

Size bu iki sebep kitap yazmak için yeterli görünmeyebilir. Belki, kitaplar daha mühim maksatlari gözetilerek yazilir. Ama Özbekistan'daki zalimlere karsi mücadelede kimin kim oldugunu söylemek benim için en mühim vazifedir.

Müellif

BIRINCI KISIM

BODRUM



Birinci bölüm

Bin dokuz yüz doksan üç yilinin eylül ayinin yirmi yedisi. Özbekistan Içisleri Bakanligi hapishanesi. 1976 yilinda insa edilmis, insasi zamanin bakani Haydar Yahyayev sahsen kontrol etmisti. Takdire bakin ki 1984 yilinda bu (yer altinda, 12 metre derinliginde bulunan) hapishanede kendisi de yatti. Bu hapishanenin yirmi yedi kogusundan ikisi tek hücrelik, ikisi iki kisilik kalanlari da dört ve on kisilik olarak planlanmis.

Ikinci hücrede bir ay yalniz yasayip, sikildigimdan dolayi sikayet dilekçesi yazmayi adet edinmistim. Bunun faydasizligini bilmeme ragmen, yazmayi birakmazdim. Bu benim için hiç bir sey yapmadan oturmaktan daha iyi ve daha zevkliydi. Bu mesgalem hapishane görevlilerini bezdirdi galiba ki bir gün demir kapinin penceresi açildi ve nöbetçi gardiyanin somurtkan yüzü görüldü.

-Hey, kavgaci, yasiyor musun? Bugünden itibaren seni baska kogusa geçirecegiz ve "gezintiye (sabahlari 10 dakikalik aydinlik dünyayi gösterme) çikaracagiz, hazir olup bekle ..."

Aradan yaklasik yarim saat geçtikten sonra demir kapi açilarak, hücreye iki polis yardimcisi ve sivil giyimli bir kisi girdi. Sivil giyimli kisi konustu :

-Sefer Bekcan, ben sizin sahtekârliklarinizi biliyorum. Bize, sizin siyasetiniz yahut paraniz lâzim degil. Biz emirleri yerine getiririz, bundan ötesi "midem midem" diye acil yardim çagiramayacaksiniz. Doktorlar vasitasiyla dünyaya sesinizi duyurarak, her türlü beyanatlar yaydiginiz ortaya çikti. Sizde hiç bir hastalik yok. Anladiniz mi?!"

Hapishanenin yazili olmayan kanununa binaen, mahkûm yalnizca dinlemesi gerekmektedir. Konusmanin, soru sormanin neticesinin kötü olmasi da söz konusudur. Benim elbette cevap verme huyumu onlar gayet iyi bilirlerdi ve bunun için söylenecek sözleri söyleyip, çabucak yanimdan uzaklasmaya çalisirlardi. Bu "misafir" de böyle yapmak istedi ama ben bunu önleyerek :

- Yurttas komutan, bu kadar korkamayin, kimliginizi de mi söyleyemiyorsunuz?", dedim.

- Durmadan hakkimda yaziyorsun ve yine de kimligimi soruyorsun. Yahut arkamizdan gülmek niyetinde misin?! Ben bu hapishanenin reisi Suhret aganim!' - dedi homurdanarak. Bu kimse emri altindaki yardimcilarinin önünde kendisini ispatlamak için bana hükmediyormus gibi görünmeye çalisiyordu. Suhret "agam" arkasina dönerek, kendisine bakmakta olan yardimcilarinin birisine emir verdi : "On birinci kogusa yerlestirilsin!", "Emredersiniz yoldas albay!" diye cevap verdi görevli.

Kisacasi, 11. kogusun kapisini açip içeriye sokuncaya kadar yalnizliktan kurtuldugumdan memnundum. Daha arkama bakamadan, kapi taak diye kapandi. Hapishane koridorundaki aydinliktan gözüm kamastigi için alaca karanliga alisamadan biraz durakladim. Sonra bu yeni "dergah"i gözden geçirmeye basladim. Bir de ne göreyim, dünyada benden baska kimse hapsedilmemis gibi bu kogusun alti adet yeri de bombostu. Ancak buna da sükretmeyi uygun gördüm. Hiç olmazsa iki aylik dilekçecilikten sonra azicik da olsa neticesi var : önceki hücre eni bir buçuk metre, boyu ise iki buçuk metreyken, bunun eni üç metre, boyu da epeyce vardi. Demek ki , "volta" imkani var. Alti tarafi beton ve nem derecesi yüksek olan burada devamli yatmanin insan hasta edecegi gayet açik ...

Aradan yarim saat ya geçmisti ya geçmemisti ki kogusun kapisi tekrar açildi ve kapida Özbekçeyi ne denli mükemmel konusursa konussun, Kazak oldugu yüzünde yazan hapishane gardiyanlarinin baskani, yüzbasi peyda oldu. Bu adami taniyordum. O gardiyanlarin en iyisiydi. Ben acil yardimi bu adam nöbetçi oldugu zamanlari çagirirdim, çünkü bu adam bir iki dakika da olsa, doktor ile yalniz kalmami saglardi. Bundan faydalanip, doktordan falan falan numaraya telefon açmasini ve vaziyetim hakkinda bilgi vermesini rica ederdim. Sonralari malum olduguna göre bu usûl faydali olmus : Bir aydan fazla zamandan beri benim hangi hapishanede oldugumu ögrenemeyen ailem ve dostlarim benden haber almislardi. Netice olarak, o Kazak gardiyanin kendisinin bilerek veya bilmeyerek bana yapmis oldugu iyilikten dolayi Allah onu bagislasin.

- Haydi, siyasetçi, çiksaniza, hapishane hükümeti ile görüseceksiniz.

- Hapishanede de hükümet mi kuruldu?, dedim ben.

- Burada soruya biz sorariz. Topla esyalarini dedi yüzbasi.

Eger demir kapilari hesaba katmazsak, hapishaneye benzemeyen koridorda üstünde 18 numarasi yazili kogusun önüne geldik. Koridor bastan sona yollukla dösenmisti. Bu yolluk, iki gardiyan koridorda gidip gelirken onlarin ayak seslerinin çikmamasi içindi. Çünkü bekçiler gidip gelirken, her bir kogusun penceresinden kogusun içine bakmasi ve mahpuslarin ne yaptiklarini daima gözetlemesi gerekmektedir. Bu maksatla koridorda her türlü alet-edavat da yerlestirilmis.

18. kogusun kapisini açtilar ve ben girer girmez kapi gürültüyle kapandi. Kapinin üstünde yanmakta olan küçücük lambanin soluk isiklarinda kösede oturan iki adami güçlükle gördüm. Onlarla selamlastim. "-Selam, mujik", dedi "ranza"da oturani. Ikincisi ise, onun önünde diz çöküp, basini egmis bir halde ses çikarmadan oturmaktaydi.

Katlanmis dösegi koltugumda tutmus halde, kogus ortasinda durakaldim. Diz çöküp basini kütüge koyan insanlari yalnizca filmlerde görmüstüm. Burada ayni manzaranin sahidi oluyordum. Yalnizca celladin kilici ve maskesi yok. Kütük yerine bu isi demir oturak görmekte ...

-Mujik, niçin sasirdin, görülecek olay henüz baslamis degil. Istedigin bos "ranza"ya yerlesmen mümkün. "Mentovskiy svidetel" neyden korkar?

- Dostum, ben senin için mentovskiy falan degilim, ben siyasî sebeplerle hapsedildim, dedim öfkelenerek.

- Mujik, burasi sokak degil, "bratan" sokakta olur. Burada mujikleri........... derler.

- Beni tanidin mi? Ben Yâdgâr A'zamhocayev'im. Burada da, disarida da "bratan Yâdgâr" derler. Beni ayrica yine "hirsizlar krali" de diye çagirirlar, belki duymussundur. Simdi sana gelelim, sen kimsin?

- Ismim Sefer, diye henüz söze baslamistim ki diz çökerek oturan adam ziplayarak kalkip kaçti ve bir yandan kapiya can havliyle vururken, öte yandan bagirmaya basladi. "Nöbetçi, nöbetçi kapiyi aç!"

Biraz ses çikinca hemen kosarak gelen nöbetçilerin hiç birisi bu bagirmakta olan adamin feryadini duymadi. Yâdgâr yerinden kalkarak, bagirmakta olana yaklasmaya baslamisti ki, o benim arkama gizlendi ve olanca sesiyle haykirarak aglamaya basladi.

- Bosuna feryat figan etme, kapi açilmaz. Senin ölümün iste bu adama dahi "agir ceza" verilmesi için lazim. "Hirsizlar krali" ile siyasetçi senin gibi bir sinegin ölümü için idam edilmesi gerekli. Bagirma, salak, böyle oyuna beni Kerimov'un da getiremez. Seninle Tasturma'da hesaplasacagiz.

Ben hiç bir sey anlamadan, beni kendisine siper eden adamini titremesinden nasil davranacagimi bilemedim. Yâdgâr kapinin yanina geldi ve "Almatov", al bu adamini, eger oyun oynayacaksan kurallara uygun oyna! Biliyorum, odanda oturuyorsun, ne olmasini bekliyorsun? Tamamen serbestçe ilan ettirmen mümkün "Yâdgâr 'haini' korudu diye!" seklinde bagirdi. Koridorda alarm çalinip, kosusan adamlarin ayak sesleri isitildi ve bizim bulundugumuz kogusun kapisi açildi. Iki polis kogusa girerek, beni siper edinen adami götürdüler. Çikip gitmekteyken Yâdgâr onlara : "Zakir'e söyleyin, asabimi bozmasin, cezaevini ayaga kaldiririm! Bana getirilen yiyecek-içecekleri, sigaralari bekletmesin!" diye bagirdi. Nöbetçi bana bakarak disini gicirdatti ve yavasça kapiyi kapatti.

- Kodaman, hapiste yatmak da önemsiz siyaset degil. Iste ben 14 yasimdan beri hapisteyim. 26 yasimda disariya çiktim. "Hirsizlar krali" tacini giydirilmesinden çok zaman geçmeden, yine hapse tiktilar. Taç giyme merasiminde Özbekistan'in en meshur kisileri tören yemegine geldi. 17 araba dolusu hediye geldi. Moskova, Gürcistan ve hatta Italya'dan misafirler geldi. Odesa'nin meshur hirsizlari üç gün hizmette bulundular ... Az önceki gördüklerinizi size izah edeyim, bu size bir ders olsun. Demir kapinin içerisinde bizim hakimiyetimiz baslar. Bu hakimiyet her türlü siyasete karsi olagelmistir. Kendisini demokrat diye adlandirilanlara da, sizin üslûbunuzla muhalifiz ...

O anda kapi açildi ve kagit paket uzatildi. Yâdgâr, hiç bir sey olmamis gibi, paketi demir masa üzerine koyup, sözüne devam etti :

- Sizi, bu kogusa getirmelerinden 10-15 dakika önce buraya "Hirsizlar krali"ligi için davaca Almas'in en yakin adamini getirdiler. Siz onu gördünüz. Almas benim düsmanim. Taskent'i kirleten itoglu. Bu adam ise, mahkemede bana karsi ifade vermisti. Hirsizlar raconuna göre benim onu öldürmem gerekti. Cezaevi kanunlarina göre hirsiza karsi taniklik etmek ise kendisini ölüme mahkûm etmek demektir. Yani bir tas ile hem beni hem de sizi vurmak niyetindeler. Beni onu öldürmedim, daha var onu Tasturma'da bulurum veya her çesit "cezaevi"nde benim adamlarim onu elbette bulurlar. "Gevezeyi" öldürmemisler", diye serefime leke sürmeye çalisacaklari süphesiz, ama bu geçici bir zaman için. Siyasetçi ile bir "delo"da bulunmak benim gelecegimi berbat edebilirdi. Sunu iyi bilin, size merhamet edip de bu isi yapmadim, seklinde aldatmaya istemem. 12 yillik hapis zamaninda size benzer siyasetçilerle de yattim. Reyhstag'a bayrak dikme olayina katilan Vlasov, Kantariya, Esinbayev'i duymussunuzdur. Yesinboyev'in oglu Albert benimle yatti. O SSCB'ni dagitma plânini hazirlayanlardan birisi. Hapiste yatarken yeniden yazdi. Bizzat ben disariya çikmasina yardim ettim. Onu Almati'da bir kaç adami öldürmekle itham ettiler. Moskova Devlet Üniversitesi'nin hukuk fakültesini bitirmis. Böyle bir adami sahte suçlarla suçlayarak yargilamak kolay degil. Üç defa karar bozuldu. Albert her oturumda Lenin'i katil ve cellat olarak belirtirdi. Önce kogusta bize okurdu ve hitabete çalisirdi. Nihayet babasi (Sovyetler Birligi kahramani) ve annesi (SSCB halk ögretmeni) yazili olarak Albert'i reddettiler. 1984 yilinda agir cezaya hükmedildi ve hüküm icra edildi.

Yâdgâr bu sözleri söylerken, kendisini siyasetten de haberi var kisi olarak göstermeye gayret etmekteydi.

- Günümüzdeki siyâsî vaziyet ile o günkü vaziyet arasinda fark var -dedim.

- Günümüz siyâsetini birazdan konusuruz, diyerek kagit paketi açmaya basladi. Bes alti kutu "Marlboro" sigarasi, tereyag, salam, her çesit çukulatalar, tandir ekmekleri ve üç dört tane tandir samsasini demir masaya yaydi. Samsalari birer bire açmaya baslamasindan bir seyler aramakta oldugu anlasiliyordu. Aradigini buldu galiba ki, dogranmamis küçük sogani aldi. Soganin içinde ince naylona sarili bir seyi çikararak alip içini açti. Bembeyaz, una benzeyen bir seymis, koklamaya basladi ve kokladikça omzunu egerek dolasan adam vücudunu düzlemeye, gerilmeye basladi. Yüzündeki asabîlik kaybolup, gülümseme peyda oldu. Iste o zaman ben bu delikanlinin boyunun uzun, omuzlarinin genis, bir zamanlar sporla ugrastigini, henüz yüzünde gençligin izlerinin kaybolmadigini gördüm. O eroin koklamaktaydi.

- Sofraya buyurun. Taskentliler gibi sahte "buyurun, buyurun"lari disarida birakin. Buradaki ufak tefek seylerden çekinmeden alin. Ben Zakir Almat'in "buyurun"undan tadiyorum. Mafya mensuplarina karsi kullandigi uyusturucuya alistirma tuzagiyla bende karsilastim. Bu usûlü de Moskova'da yasayan kelbaslar bulmuslar. Siz de dikkatli olun, Özbekistan'in kelbaslari da yeterli. Bu tuzaga muhalifleri de düsürmeleri mümkün.

- Ben bu tuzaktan atlayarak geçtim. Bir ay kadar o kogusta yasattilar. Tashapishanenin 1. bodrumunda 003-8 numarali kogus böyle bir yermis. Kogusta "kulaklar" vardi. Onlari nihayet basima küllükle vurdular ve kavgadan sonra yine buraya getirdiler" dedim.

Ben sizin hakkinizda gazetede yazi okudum ve umumen, sizlerin hakkinda yeterli malumata sahibim. 6. kogusta Ulugbek Kettebekov adli Çinazli birisi oturuyordu. O adam anlatti. Demokratlar saf olurlarmis. Hapishanelerdeki oyunlari komünistler daha iyi bilirlermis. Onlar hatta kendi babasina dahi inanmazlar burada.

- Allah'a inanmaz ki onlar, babalarina inansinlar, dedim ben.

- Mesele Allah'a inanmakta degil - diyerek sözüne devam etti Yâdgâr, - mesele insana inanmakta. Mesela, ben Allah'a inanmiyorum. Birisinden veya bir seyden korkan kisi hirsiz olamaz. Komünistler de hiç bir seyden korkmazlar. Tanri da kendileri, kanun da. Bunun için de onlar hapishanelerde seslerini keserler. Sonralari hapishanelerde "demokratlar" peyda olmaya basladi. Onlarin safliklarina bakin ki ilk rastladiklari kogustaslarina kendi dertlerinin hepsini anlatirlar.

- Bizim herhangi birisinden sakladigimiz sirrimiz yok, ne anlatiyorlar ki, dedim.

- Mesela, bu hapishanede yatan "demokratlardan" Ulugbek adli birisi vardi. Kogusta dört kisiydik. Bunlardan hiç olmazsa birisinin "kulak" oldugu kesin. Her biri sözünüzü bir yerlere ulastirir yahut mikrofon yerlestirilmistir. Sizi suallerle konusturmaya çabalar. Simdi de bizi dinliyorlar, lakin bu sözler onlar için ilginç degil. Ulugbek ise, Semender Kokanov'un aleyhinde konusarak, Muhammed Salih yüzünden bu hallere düstük, diye "agladi". Cezaevi kanununa göre birinin yüzünden hapsedildim, denilmez. Eger hapsedilmissen suçlu bizzat sensin. Hiç kimseyi arkandan sürükleyerek hapse girme! Ulugbek denilen adam birisi sorsa da sormasa da konusa konusa canimizdan bezdirdi. Agzina bir vurdum, anladi galiba ki bir daha konusmadi...

- Sizler kendinize de söyle bir göz atsaniz iyi olurdu. Özbekistan raketçilerin, araba hirsizlarinin yuvasina döndü. Degmeyecek seyler için insan öldürmeler, çatismalar yaratma, yagmalama siradan isler oldu. Böyle bir durumda hakimiyetin suç islemelere karsi savas ilan etmesi normal degil mi? Buna bizzat sizler sebep oldunuz, dedim.

- Aslinda Gorbaçev'i devirmek ve halka onu kötü göstermek için onun etrafindakiler sahte yeralti dünyasini teskil ettiler. Devlette diktatörlügünü yerlestirmek için suçlara karsi mücadele yalnizca bir bahane.

- Hirsizlar insansever mi demek istiyorsunuz?

- Hirsizsiz devlet yahut rejim olmaz, onlar her zaman olmus ve olmaya devam edecek. Hakimiyet bize karsi mücadeleye devam etsin, lakin kendi çikardigi kanunlara riayet etsin, töhmet etmesin. Taskent'teki suç topluluklari Içisleri Bakanligi tarafindan idare edilmekte ve bu yolla paylarini almaktalar. Su anda onlar baska imkanlar elde ettiler, yani bu yolla toplanan kara paralarini sirketler açarak, aklamaktalar.

- Yâdgâr, bu söylediklerinizi dinliyorsalar sizin için neticesi kötü olmaz mi?

- Dinliyor olduklari için konusuyorum. Bizi bir tek hücrede muhafazalari mümkün degil. Eger böyle fâs etmeye devam edersem, beni yahut siz buradan çikartilar.

- Benim fikrim, yukaridakiler baska bir oyun hazirliyorlar. Ben buna karsi siyasi açlik grevine baslayacagim, dedim ben.

- Zakir'in içi yanarak izin verdigi sunlari bir yiyelim, yarin sabah açlik grevi hakkinda dilekçe yazariz, diyerek masadaki seyleri gösterdi.

Ertesi gün kogusta kalan yiyecek seyleri nöbetçi gardiyana verdik. Benim siyasi, Yâdgâr'in ise, suç eylemleri yönünde taleplerinin yazildigi dilekçeler hapishane idaresine verdik. Böylece açlik grevinin ilk günü basladi.

Özbekistan'da siyasi açlik grevine girismenin tertip ve kaideleri hakkinda ilk malumatlari Kirim Tatarlarindan ögrenmistim. Kirim Tatarlarinin lideri Mustafa Cemiloglu'nun hatiralarini okumustum. Hapishanedeki vaziyet hakkinda ve onun gerçeklestirdigi siyasi açlik grevleri hakkindaki el yazmalar 1984 yilinda Nizamî adindaki Taskent Devlet Pedagoji Enstitüsü'nün Kirim Tatar Fakültesi talebelerinin gerçeklestirdigi siyasî açlik grevi esnasinda elime geçmisti. O zamanlar bu enstitünün Özbek Filolojisi Fakültesi'nde aksamlari okuyup, gündüzleri "Özbekistan" yayinevinde çalismaktaydim. "Özbekistan" yayinevi siyasi yayinevi oldugu için, özel kimligiyle hatta ÖzMK'ya dahi girmek mümkündü. Kirim Tatar Fakültesi talebeleri fakültenin kapanmasi hakkinda ÖzMK'nin kararina karsi siyasî açlik grevi yapiyorlardi. Fakülte Glinka sokaginda bulunan 4 katli binanin 4. katindaydi, talebeler buradaki odalardan birisine girerek, içinden kapatmis ve altisi pencereden atlamaya her an hazir halde bekliyorlardi.

Aksam, enstitüye derse geldim. Bizim fakülte de polislerce sarilmisti. "Ders olmayacak" diye herkesi geri çeviriyorlardi. Kizil kimligimden faydalanarak, polis kusatmasindan geçtim ve fakültenin kapisina kadar vardim. Kapi önünden bir deste kagit vardi. Ben onlari alip, çantama attim ve içeriye girdim. Koridorda hocalardan birisi çekti ve "buradan çabucak gidin yoksa suçlular listesine yazilirsiniz" dedi. Hocayla birlikte fakülteden çiktik. Eve gelip kagitlardi gözden geçirdim ve Kirim Tatarlarinin cesaretine hayran kaldim.

Iste o zaman idarecilerin siyasi açlik grevinden ne denli korktuklarini görmüstüm. Umumen, hapishaneler hakkindaki tasavvurum dedemin anlattigi hatiralardan basliyordu.

Ikinci Bölüm

1969 yilinda dedem hapisten geldi ve beni kendi terbiyesi altina aldi. 8 yasina girmeme bakmadan, hala okula almamislardi. Dedem geldi ve her sey birden degismeye basladi. Okula gidecek oldum, önceleri tanimadigim es-dost, akrabalar peyda oldu. Kolhozun elindeki "Sari bakkallar" adli bagi da bize verdiler. Bu bagin ortasindaki ev de bize verildi. Bu türden degisikliklerin sebebini daha sonra anlayabildim. O yil bizi gayri resmî de olsa "aklamis" idiler. Yani bize Buhara emirinin soyundan oldugumuz için siyasî suçluluk durdurulmustu.

Ben iki çesit okulda okumaya basladim : birincisi dedem, ikincisi devlet okulu idi. Dedemin dersleriyle okuldaki dersler birbirinin tamamen tersiydi. Netice ise, 7. sinifta malum oldu. eylülün birinde ilk zil çaliyordu ve ertesi gün okullar kapanip, herkesi pamuk toplamaya gönderirlerdi. Bir gün bizim sinifi "merkaftofos" denilen kimyevî ilaç serpilen pamuk tarlasina biraktilar. Bu ilacin asiri zararli oldugu hakkinda dedem çok konusmustu. Ögretmenimiz çay içmeye gittiginde, çocuklari topladim ve böyle ilaç serpilen pamuk tarlasi çalisanlarin kisir olacagini, çok yasamayacagi hakkinda konustum. Bütün sinif talebeleri pamuk tarlasindan çikarak, evlerine gittiler. Eve geldigimde beklenmedik "misafirler" oturuyorlardi. Okul müdürü, karakoldan birileri ve benim tanimadigim baska bir kaç adam babami ortalarina almislardi.

- Ömrüm dedenin ardi sira dolasip, hapishanelerin kapisinda geçti, simdi de seninki üstüne tuz biber ekti, dedi ve ansizin yüzüme bir tokat vurdu.

- Daha bu sana az. Sik sik tokat yeseydin, bildigini içinde saklardin, dedi polis.

Okul müdürü akrabamizdi. O : "Kalanini biz kendimiz hallederiz", dedi ve "misafirler" ile birlikte çikip gitti.

Bu tokat ilk ve son oldu. Beni bu olaydan sonra bir daha pamuk tarlasina yaklastirmadilar.

1978 senesi bize çok uzak olmayan bir yerdeki Alman esirlerinin kurduklari binayi yiktilar. Binanin bodrumundan demir sandikta Arap ve Latin harfleriyle yazilmis kitaplar çikti. Ben kitap "delisi" idim. Bir pakete koyarak, kaptigim gibi eve getirdim, onlari dedeme gösterdim. Dedem kitaplarin sayfalarini çevirirken, bunlari yazanlarin baski altina alindigini söyledi.

Bu kitaplari esas alarak "Özbek edebiyatinda tenkidî realizm meseleleri" mevzusunda edebî makale yazdim. Makale Çolpan, Fitrat, Xamza, Usman Nasir, Abdullah Qadirî'lerin eserleri hakkindadir. Makaleyi "Sark Yulduzi" ve "Gülistan" dergilerine yolladim. Bir nüshasini o zamanlar bana üstadlik yapan Ni'met Selayev'e verdim. O, makaleyi okuyunca yüzünün rengi degisti.

- Bunu baska kim okudu, dedi o.

- Iki nüshasini Taskent'e yolladim, dedim.

O derhal telefon ahizesini alarak bir yerlere telefon etmeye basladi.

- ..................

- Ürgencîlerden. Bas üstüne, üstad.

Ni'met agabey ahizeyi yerine koyarak, bana döndü ve :

- Ürgenç'i iyi biliyor musun?

- O kadar iyi degil, dedim ben.

- Pazarin sag tarafinda teknik lise var. Teknik lisenin yaninda Pioneskaya sokagina girip, Balta Devletov'un evini soracaksin, kime sorarsan gösterir.

Bu sahisla mezkur makale sebebiyle tanistim ve ondan çok seyler ögrendim.

"Sark Yulduzi" dergisinden Sükür Kurban imzasi ile "Makaleniz dergide basilmayacak, lakin arastirmalariniza devam ederseniz, daha iyi ögrenerek yetismeniz mümkün", muhtevali bir cevap mektubu aldim. "Gülistan" dergisinden Ahmet A'zam imzali korku dolu bir cevap geldi. Bu sahis bana böyle islerle ugrasmamami tavsiye ediyordu mektubunda.

O zamanlar Harezm'de gücüm agaçlarinin tamami kurumaya basladi. Halk arasinda "eger gücümler kuruyup tükenirse, vahayi kum basar" sözleri dolasiyordu. Dedem bunu "Moskovalilar tezgahladi, Harezmlileri Tyümen'e göçüreceklermis", diyordu.

Hülasa, 70'li yillarini sonlarina gelip de Aral civarindaki bölgede ekolojik facia aydinlarin uzun yillar boyunca donmus ruhlarini biraz canlandirdi. O zamanlar siir desteleri arasinda Abdullah Aripov, Rauf Parfi, Erkin Vahidovlarin eserleri sanat çevrelerinde çok muhakeme edilirdi.

O zamanlar henüz meshur olmayan Muhammed Salih'in siirlerini toplantilarda okuyup üzerinde fikir yürütmekten hoslanirdim. Çogunluk onun siirlerini anlamazdi. Fakat anlayan topluluklar da vardi. Bu toplantilarin birisinde Metnazar Hekimov ve Sakir Bek adli sairlerle tanistim. Onlarin ikisi de Ukrayna'daki Taganrog Üniversitesini bitirip, o siralarda Harezm'e gelmislerdi. Alti yedi yillik gurbet onlarda Ruslara karsi milliyetçilik ruhunu uyandirmisti. O ruh anlardan bana da bulasti. Dedemin sark edebiyatindaki terbiyesi bana agir geliyordu. Garp edebiyatini okumak anlasilir ve kolay gelmeye basladi. Kisacasi, cumhuriyet, vilâyet ve nahiyemizin basininda yavas yavas siir ve makalelerim yayinlanmaya basladi.

1979 senesinde Taskent Devlet Üniversitesi'nin Gazetecilik Fakültesi'ne giremedim. 1980'de askerlik görevine çagirildim ve iki yil içislerine bagli birliklerde vazifede bulundum. Askerlik de büyük okul oldu, yani Sovyet sisteminin hakiki yüzünü ögrenmemde önemli katkisi oldu. Yargilanmakta olan kisiye yakinlarinin mektubunu ulastirdigimi bir Ermeni asker jurnalledi. Beni derhal Moskova'daki vazifeden alarak Tula sehrindeki içisleri birliklerine gönderdiler. Ahlaki düzeltme hapishanesinde siradan asker olarak görevimizi yapip, mahpuslara nezaret ederdik. Sonralari bir gün kendimin de bu hale düsecegim hiç aklima gelmezdi o zamanlar. Ordudaki hapishane hayatini az da olsa bilmem hapse düstügümde kolaylik sagladi. Lakin askerdeyken güvenlik hizmetlerinde görev yaptigimi hapishanedekilere bahsetmem mümkün degildi. Zaten, aradan 13 yil geçmis gitmis, yani 1993'ün 28 eylülün, siyasî açlik grevi ilan etmemizin ilk günü. Özbekistan Içisleri Bakanligi hapishanesi.

- Ne zamandan beri içeridesin?, diye sordu Yâdgâr, "beyaz ilaç'tan koklarken.

- Bugün üçüncü aya girdi.

- Üç ay ... - güldü Yâdgâr. - Daha önce de girdiniz mi?

- Hayir, hapsedilmedim ancak suç kabul edilen bir eylemle bir hafta nezarethanede tuttular.

- Kodaman, ben "Beliy lebed"in içinde üç yil tek kisilik hücrede yatip döndüm, dedi Yâdgâr.

- Baltik Denizi içindeki adada bulunan hapishanede mi?, - diye sordum ben.

- Evet, dedi Yâdgâr.

-Kitaplarda okumustum, dedim.

- Sizlerin kitaplarda okuduklarinizi biz bizzat yasiyoruz. "Hirsizlar krali" olmak niyetindeyim, diye ilan ettikten sonra oraya gönderdiler. Dünyanin en dehsetli hapishanesi orada bulunuyor. Devlet suçlulari, ikinci defa tutuklanan siyasî mahkûmlar bir kisilik hücrelerde tutuluyor. Hatta Gorbaçev'in açiklik siyaseti dahi oraya ulasamadi. Öldü, diye duyurulan kisiler vardi, onlarin çikmasi gerekti oralardan ...

Yâdgâr meyuslasarak kapiya bakti : "Gardiyan degisti", dedi ve sözüne devam etti.

- Babam müspet ilim doktoru, profesör oldu, lakin bir ekmegimiz iki olmadi. Devlet için onun yalnizca ilmi gerek idi, o kadar. Onun çoluk çocugu ile ilgisi yok. Benim bu yola girmem babamin hosuna gitmedi ve gazetelerde benden vaz geçtigine dair makale de yazdi. Bir ömür devlete hizmet etti. Simdi ise yazla birlikte hastalandi ve agir halde yatmakta. Devletin onu tedavi de etmiyor, simdi kendisi devlete lazim degil. Babami benim adamlarim, paralarim tedavi ediyor. Sizin siyasetçiler yasli alimden degil, paradan ve güçten korkuyorlar. Iste, siz üç aydir yatiyorsunuz, sizin için yakinlarinizin getirdiklerini size hiç verdiler mi?

- Hayir, hatta savunma avukatiyla dahi görüsmeme izin yok, dedim.

- Sizden korkmuyorlar, benden korkuyorlar, çünkü benim param ve adamlarim var. Bu yil haziran ayinda Özbekistan Yüksek Mahkemesi binasinda çatismalar oldu. Iste bu çatismayi (iki suç sebekesinin hesaplasmasi) ben tertipledim. Yargilanmakta olan Almas adli asagilik KGB'nin adami. Kendi adamlarinin isledigi suçlari benim adamlarimin üstüne yikmak istiyordu, vurdurdum. Asagilik, ölmeden kurtuldu, lakin en güvenilir esas adamli yere serildi. Kendisini hapsetmeselerdi, simdi disarida dolasmaktan korkup, KGB'nin bodrumunda yasiyormus. Eger gerçekten "bratan" ise, kendisini hapsettirmezdi. Dün ölmesi gereken kisi onun yakiniydi. Bundan baska, agabeyi üstte. Büyük bir mevkide, -diyerek parmagiyla yukariyi isaret etti (yukarisi Özbekistan Içisleri Bakanligi binasi).

- Demek, dünkü oyunda hatta kendi adamini feda etmek düsüncesindeymis, dedim ben.

- Dünkü oyun Zakir'in isi degil. Onu Aliyev (MGD baskani) tertiplemek istedi.

- Eger kogusu dinliyorlarsa, niçin beni yahut sizi buradan çikarmiyorlar?, diye sordum.

- Açlik grevine baslamamiz onlarin planlarini bozmus olmali. Sayet açlik grevi bütün hapishaneye yayilirsa, bir ikisi rütbesini kaybeder. 1993'ün ocak ayinda Tasturma'da bunu tertiplemistik, daha sonra sorgulama esnasinda vurup öldürmeler azaldi.

Hakikaten de sorgulama esnasinda vurma ve öldürmeler, iskence hadiseleri bayagi az oluyordu.

Kerimov, Fransa'daki polis akademisinden delegasyon davet ederek, Özbekistan hapishanelerinin durumunu iyi diye beyanat vermelerini sagladi. Fransizlar böyle "hizmet"i 30'lu yillarda Romen Rollan'in sayesinde iyice becerir olmuslardir. Milyonlarca Türkistanlinin açliktan öldügü bir devirde "Özbekistan gelisiyor, abad oluyor" seklinde yazmislardi o zamanki Fransiz entellektüelleri....

Açlik grevinin ilk günü geçti. Karin açligini hissetmiyorum. Kogusun rutubetini saymazsak hemen hemen hiç bir sey rahatsiz etmiyor. Hatiralara gark oluyorum...

Yil 1982, sonbahar, Taskente geldim. Hem okula girmek için çalismaya hem de bir ise baslamam lazimdi. Sair Aman Metçan ile Harezm'de tanismistik ve Taskent'e gelirsen, yardim ederim, diye söz vermisti. Gafur Gulam adindaki edebiyat ve sanat yayin evinde çalisiyormus. Yanina vardim. Beni Kadem Saidmuradov ile tanistirdi ve islerime yardim etmesini söyledi. 1983 yilininin basinda "Özbekistan" yayin evinde ise basladim. Edebî muhitlere katilmaya basladim. Taskent'te edebî topluluklar epeydi. Ayni yil Muhammet Salih ile tanistim ve onun etrafinda toplanan Rauf Parfi, Ahmed A'zam, Ibrahim Hakkul, ressam Isfendiyar Haydar gibi bir takim yazar ve sairler ile sanatçilarla tanistim. O yil Sovyetler Birligi Komünist Partisi'nde "siddetli ayriliga" ugramaya baslamisti. Moskova'da Brejnev, Taskent'te ise Residov öldü ve Sovyetlerin ufkunda yeni bir sert lider Andropov ortaya çikti. Sovyet basininda Özbekleri rüsvet almakla suçlama kampanyasi basladi. Residov'un yerine gelen Özbek Komünist Partisi birinci sekreteri Osmanhocayev "büyük rus agabeyleri"nden Özbekistan'i temizlemelerini rica ederek, 16. Toplantisin gerçeklestirdi. SSCB bas savciliginda çalisan Karakozov ve daha sonra da Telman Gdlyan riyasetinde "temizleyiciler" grubu geldi. Dehsetli bir "temizleme" basladi. Aslinda bu "hirsiz" komünistlere karsi degil, millete karsi bir hareketti.

Muhammed Salih etrafinda toplanan yazarlar ve sanatçilar siirle ugrasmak yerine siyasî ve içtimaî sohbetler ve toplantilar gerçeklestirmeye basladilar. Bu cereyan planli olarak teskil edilmis degildi, belki milletin halet-i ruhiyesi bu vaziyeti ortaya çikarmisti. "Özbekleri rüsvetçilikle suçlamayi birakin, üç dört tane komünist rüsvet aldiysa, bundan halk suçlu degildir" muhtevali yazilar yazildi. Yazilar Özbek Komünista Partisi'nin önüne yapistirip gelme isini genç hanim sair Dilaram Ishakova üstlendi. KGB casuslari ise giristi galiba ki topluluklari parçalamaya teker teker korkutmayla basladi. Ilk olarak Muhammet Salih'in eserlerini yok etme, Özbek edebî tenkitçiligini KGB casuslari isletti. Özbek basininda yavas yavas siir tahlilleri yapilarak, tenkit makaleleri yayinlanmaya basladi. Bu ise KGB'nin düsündügü neticenini aksini dogurdu. Moskova, Baltik cumhuriyetleri, Ukrayna ve dis ülkelerde onun siirleri çevrilerek, yayinlanmaya basladi. Böyle bir durumda KGB Özbeklerden siyasî mahkûm çikmasini istemezdi. Onun dostlarini çagirarak, tehdite bas vurdular. Neticede, Salih çevresi seyreklesti amma tamamen dagilip yok olmadi ...

Üçüncü Bölüm

Açlik grevinin ikinci günü basladi. Açlik hissi yok. Biraz basim agriyor yalnizca. Koridorda sabahki gürültü patirdi baslamisti. Demekki sabahlari olan 10 dakikalik aydinlik dünyayi gösterme merasimi baslamis. Yâdgâr, kapinin yanina vardi ve topa vurmaya hazirlanan sporcu gibi durdu. Eliyle bana, yanina gelmem için isaret etti. Yanina gittim, parmagiyla demir kapinin ortasindaki küçük deligini gösterdi. Ni olacak acaba, diye merakla bekliyordum ki delikten bekçinin gözü henüz görünmüstü ki kapi tak tuk oldu. Yâdgâr kapiya siddetle vurmustu.

Yâdgâr birden kahkahayla güldü, kordidorda ise gardiyanini küfrettigi duyuldu.

Çocuklara has gülmeyle karisik Yâdgâr dedi :

- Amirim bizi gezintiye çagirmiyor musun? Biz de aydinlik dünyayi görelim!

- Açlik grevini birakirsaniz disariya çikaracagiz, bosuna ugrasiyorsunuz, hiç bir sey elde edemezsiniz, kendinize eziyet ediyorsunuz, - dedi gardiyan koridorda durdugu halde. - Nöbetçi, savciya dilekçe yaziyor simdi, gözünü kör edeyim dediniz ya!

- Nöbetçine söyle, evine ulasamadan kulagini keserek eline verecekler, diyerek Yâdgâr tehdit etti.

Nöbetçinin sesi kesildi. Galiba tehditle Yâdgâr'i korkutamadigindan dolayi mahcup olup, gitmisti.

- Kodaman, telefonda konusmayi biliyormusunuz?, dedi Yâdgâr.

- Disari konusmayi mi diyorsunuz?, dedim.

- Hayir. Disariyi unutun, bunu söylüyorum, dedi ve kiyafetinin kolunu tutarak, bakmaya basladi.

- Bir kolunuzu çikarin, sonra içini kulaginiza tutun, dedi.

Sag elimi çikardim ve kulagima tutttum.

- Nasil duyuluyor mu? Buna telefon derler, dedi ceketimin kolunun ucunu agizina dogru tutarak.

Daha sonra ceket kolunu kulagina tutarak "konusun" diye isaret etti.

- Kol içinde yapilan is, seklinde deyim var Özbeklerde, bunun tatbikî kilavuzu, buralarda kolaylik yaratmasi bu olsa gerek, diyerek güldüm.

- Bazi seyleri bu telefon vasitasiyla size söylemem lazim. Uyusturucu hastaligindan dolayi veya yedi gram kursundan ölüp gidersem, sözüm de içimde kalir gider, diyerek içini çekti Yâdgâr.

Böylece açlik grevinin ikinci günü de geçip gitt.

Özbekistan Içisleri Bakanliginin sorgulama cezaevi hakkindaki bilgileri "Erk" Demokratik Partisi genel sekreteri Atanazar Aripo'dan duymustum. O sahis, "Millî Meclis" adiyla meshur olan "kanun disi is"e göre ilk defa hapsedilisinin alti ayini burada geçirmisti.

Atanazar Aripov 1937'de Tashavuz sehrinde dogmus. Fizik ve matematik sahasinda doktora yapmis, profesör. 25 yil Taskent Devlet Politeknik Enstitüsü'nde ders vermis. Babasi Arif Esan Aral civarinda vahasinin meshur ulemasindan idi. 1996'da 90 yaslarindaken vefat etmis, Allah günahlarini bagislasin. Arif Esan, l937'de tutaklanarak, sürgün edilmis, babasi ise suçsuz ve mahkemesiz kursuna dizilmis. Atanazar agabey bu hususta bir defa dahi konusmamisti. Son derece mütevazi, az konusan, mülayim bir insandi. Ilim vasitasiyla Allah'i taniyan feylesof, hakikaten arif bir insan. Bes vakit namazini hiç geçirmezdi.

"Erk" partisinin kurulmasindan itibaren genel sekreterlige seçilegelmisti, lakin bir defa dahi hiç bir yerde "ben fizik-matematik doktoruyum, profesörüm, atom fizigi sahasinda onlarca kitap yazdim", dememistir. "Müstakillik Deklerasyonu" layihasini hazirlayan siyasetçi olarak ABD'deki bazi siyaset bilimcileri onu "Özbekistan'in Jeferson'u" diye tanimlamislardi. Kendisi büyük siyasetçi, profesör, alimim filanim diye dolasan sahtekarlar dis ülkelerden gelen devlet büyükleri, delegasyonlar, elçilerin arkasinda dolastiklari bir zamanda, Atanazar agabeyin evi kabûlhane olup çikmisti. Bu sahis hakkinda çok yazdilar ve daha çok yazacaklarini saniyorum.

Ben Atanazar Arif ve baskalarinin hapsine sebeb olan "Millî Meclis" diye adlandirilan sahte gayrikanunî eylemin henüz "açilmayan" bir noktasina temas etmek istiyorum.

Aralik 1991'de baskanlik seçimleri Kerimov için beklenmedik bir sonuç oldu. Her konusmasinda "Halkin %86'si beni seçti", diye ilan etmesine ragmen, kendisini kandiramadi. "Erk" partisi ve onun reisi Muhammet Salih resmen ilan edilenden daha fazla oy almisti. Kerimov bundan dolayi büyük endiseye kapildi. Üç dört ay koltuguna iyice yapistiktan sonra, bu tehlikeli muhalefeti yok etme çaresini aramaya basladi. "Millî Meclis" bu düsünceyi hayata geçirmek için bahane oldu.

Bu düsünceyi hayata geçirmek için, bu isle ilgilenmek üzere o zamanlar devlet sekreteri olan Mevlan Umrzakov görevlendirildi. Millî Güvenlik Dairesine dönüstürülen eski KGB'nin bu isi milletlerarasi siyasî arenada hükumetin muhalefete karsi mücadelesini "hakli göstermesi" gerekti. Lakin planlandigi gibi olmadi, asil muhalif güç olan "Erk" partisinin koluna onlarin disleri geçmedi. Bu malumatlari benim gökten aldigim yok. Onlari bana Kerimov'un dostlari, yani onunla rüsvetleri bölüsemeden hapse düsenlerin bizzat agizlarindan dinledim.

Sadece "Millî Meclis" olayi degil, baska töhmetleri de tezgahlamaya katilan bu kisiler buna benzer bilgileri resmi olarak duyursalardi belki Allah'un indinde tövbe etmis olurlardi.

Açlik grevinin üçüncü günü.

Kapinin gürültüyle açilmasindan uyandim. Kapinin önünde ellerini beline koymus bir halde Yâdgâr duruyordu.

- Nöbetçi, bugün üçüncü gün, sayet dilekçeme cevap verilmezse, komsu koguslarla konusurum. Bu sayede de bütün her yerde açlik grevi baslar, dedi Yâdgâr.

Nöbetçi "hik" demeden kapiyi tekrar kilitledi.

Kogus dünkünden daha soguk, daha nemli ve agzimdan pis koku gelmeye baslamis gibi geldi bana. Demek artik açlik tesir etmeye basladi.

Yâdgâr kogusun o basindan bu basina gidiyor geliyor. Ben bu genç adamin ömrünün hapislerde geçmekte olmasini, onun bu acikli alin yazisini düsünerek, ona acimayla bakiyorum. Lakin onun böyle düsünmedigini tasavvurum almiyordu.

-Kodaman, ilk açlik greviniz mi?, diye gidip gelmesine devam ederek sordu.

- Ikinci defa. Agustos ayinda "odinoçniy'de" üç günlük açlik grevinde bulunmustum. Sonra kogusa "deliyi " getirtiler ve o benim açlik grevime katilmadi, dedim.

- Deli dediginiz kimdi?, diye sorarak güldü Yâdgâr.

- Yasi altmislara varmis, esmer, disleri iyice kararmis birisi. Kogusa girdiginde kendisini Abdurrahim diye tanistirmisti. Sabahleyin getirdiklerinde iki adet sahte 10 dolarla yakalandim demisti, aksam ise sorguya çagrilip da geri döndügünde iki adet 100 dolarla yakalandim diye yalanina devam etti. Arkasindan "Beni çikarsalar gerek, çünkü sahte para basanlari bulmalarina yardim ettim. Siz zengin adama benziyorsunuz, eger kariniz ve çocuklarinizdan sakladiginiz bir seyleriniz varsa, nerede oldugunu bana çekinmeden söyleyin, ben onlara haberinizi ulastiririm", dedi.

- Deli dediginiz kadar varmis, dedi gülerek Yâdgâr.

- Ben de ona nasihat ederek : "Dilencilik yapiyordum. Tanimadik yabancilar dolar vermisti, dolarin sahte oldugunu bilmiyordum, derseniz buradan kurtulursunuz", dedim, ses çikarmadi. Bana tekrar nasihat ederek : "Sorusturmacilarin dedigini yapmak lazim, siz de onlarin istedikleri seyleri söyleyin", dedi.

- Yukaridakiler sizi salak saniyor galiba, dedi Yâdgâr.

- Esasen açlik grevini birakmaya mecbur oldum. Deli benimle üç gün yatti ve yukaridakilere benim söyledigim hikayeyi her gün yetistirdi durdu.

- Nasil hikayeymi o, bizim de ögrenmemiz mümkün mü?, deyip gülerek sordu Yâdgâr.

- "Deli" yukaridan Muhammed Salih'in, "Erk" partisine ait mal varligini belirleme buyrugunu almis. Sorgu memuru resmen bana böyle sualler yöneltip sorgulayamaz. Kanuna göre bana böyle suç isnat etmediler. Kerimov kendi muhaliflerini siyasî suçlar sebebiyle hapsetmekten korktu, çünki bir defa agzi yanmisti. Bütün dünya kendisini diktatör olarak ilan etmisti. Bunun için de onlar "deli" gibilerin vasitasiyla siyasete dair malumatlar almaya giristiler Ben onlarin bu usûle basvurmalarini bekliyordum ve bunun için de hikayeyi tâ basinda hazirlamistim.

- Hikayeye artik baslasaniz diyorum , dedi Yâdgâr merakla.

- Hikayemin muhtevasi kisaca söyle : Muhammed Salih'in mal varligi bir sürü, parti isini yürütmek için birakti bize, kabinesinde bir adet kasa var, bu kasa haricî ülkede hazirlanmis olup, agirligi üç tondur. 10 rakam ve 10 adet harfle kodlanarak kapatilmis. Bu rakam ve harfleri Muhammed Salih'ten baska hiç kimse bilmiyor. Bu kasa ateste yanmaz, suda batmaz bir acayip metalden yapilmis olup, uydu anteni vasitasiyla çalisiyabiliyor. Dünyanin hangi kösesinde olursa olsun, Muhammed Salih rahatça kendi kasasiyla baglanti kurabilir ve kasa bize gereken parayi otomatik bir sekilde sayarak çikarip verir ve saire, ve saire.

- Bu hikayeniz Kerimov'un kulagina da varmis olmali, diyerek güldü Yâdgâr.

- Kerimov'a vardi mi varmadi mi bilmem fakat böylesine enterasan bir kasanin nerede üretildigiyle alâkadâr olmalari mümkün, dedim ve ikimiz de kahkahayla güldük.

- Ahmak yaptigimi anladiktan sonra, - diyerek sözüme devam ettim ben, - Tasturma'nin 1. Özel bodrumdaki 003-8. hücreye hapsettiler ve yukarida da hatirlattigim gibi mecburlayarak uyusturucuya alistirmak istediler, ama basaramadilar. "Erk"e hayirhâh olan Tasturma (Tascezaevi) görevlilerinden birisi hanimima haber vermis ve bu durum milletlerarasi kuruluslara ulastirilmisti...

- Hapishanenin dahilî yönetmeligine göre hükümlü üç gün boyunca yemek yemeyi reddederse, -dedi Yâdgâr bilgisini göstermek istercesine - o hükümlü listeye alinir. Bununla kastedilen, hükümlünün devamli tabip kontrolünden geçirilmesini, nezaret savcisi ile görüsmesi gerektigidir. Sizin gibi siyasetçi kisinin yukaridakilere geregi yok. SSCB zamaninda da böyleydi. Mahkemeye kadar tutukluyu hatta azarlamazlardiBütün her türlü melamet mahkemeden sonra baslardi. Bazi mahkûmlarin son defa yargilama esnasinda görülürlerdi ve mahkemeden sonra onlar suya düsen tas gibi kaybolurlardi.

- Siz yine SSCB'yi karaliyorsunuz, - dedim ben, - Sibirya ormanlari milyonlarca insani yutup yok etti, dogru ama Özbekistan'da böyle yerler yok. Kerimov, bunu hesaba katmaya mecbur...

Sohbetimizin koyulastigindan vaktin nasil geçtigini de farketmemisiz. Gece nöbetçisi mahkûmlari sayip, sorumluluguna aldi ve "bu kogustakiler daha hala açlik grevindeler mi?", diye sordu. Defterine bir seyler yazdi ve kapiyi kapatti.

Aradan bir kaç saat geçtikten sonra kogusumuzun kapisi açildi ve nöbetçinin "tek tek girin" demesine bakmadan, sirasiyla dört delikanli içeriye girdi. Koridordaki aydinliktan sonra kogusun karanligina alisamadan, biraz durakladilar. Onlari içeriye getiren nöbetçi gardiyan disari çikip kapiyi kilitledi. Yeni kogustaslar önce bana dikkatle bakip bir müddet durdular, sonra Yâdgâr'a baktilar ve koltuklarin sikistirdiklari kistirdiklari döseklerini yere serip üzerine atildilar.

- Bratan, nasilsiniz?! Talihe bakin ki sizinle ayni kogusa koydular!, dedi birisi Yâdgâr'i tipki dedesine kavusmus gibi kucaklayarak.

- Arkadaslar, kogusta açlik grevi var, bu adam Kerimov'a sövdügü için tutuklananlardan, dedi Yâdgâr beni göstererek.

- Tashücrede Abdumennab birisi vardi. O da Kerimov'a hakaret etmis. Hepimizi kandirdi. "Insanlar cezaevlerinde ilaç yetmezliginden ölmekte, disari çikinca milletlerarasi teskilatlardan yardim gönderecegim", diye epey söylendiydi. Simdi Amerika'da yasiyormus, bir tane kibrit çöpü dahi göndermedi edebsiz. Bu beyimiz de onlardan biri olsa gerek!, dedi, esmer, kivircik saçli ve gözleri fir fir oynayan delikanli beni isaret ederek.

- Bu adam dogrusunu söyledi, dedi. Zorunuza gitmesin artik, dedi Yâdgâr ve yüksek sesle "mücaat" okudu :

- Hastaliktan ölmekte olanlar! Sorgu esnasinda öldürülenler! Zavalli yoksullarin çocuklari ve yakinlari! Bizim paramiz da gücümüz de yeterli! Haydi kardesler! Bizim gayemiz nedir?!

- Yöneticilere bas egme diye eslik ederek bagirdi dördü birden.

Yâdgâr ortaya çikip yine : "Bizim gayemiz!", dedi. Dört gayedas "gaye"lerini yine yüksek sesle kogusa duyurdu : "Disarida toplariz, cezaevinde yeriz!".

- Haydi, kardesler, ben açlik grevindeyim, bakalim netice ne olacak?, diye Yâdgâr onlardan sordu ve bana magrur söyle bir bakti.

- Agabey neredeyse, biz de oradayiz! diye bagirdi cosan delikanlilar.

Birazcik yüksek sesle sarki söylediginde, kosarak gelip uyaran gardiyanlar veya nöbetçiler bu gürültüyü duymazliktan geldiler.

Bu manzara bana ilk önce bir lideri göklere çikarip, sonra ise onu ayaklari altinda çigneyip giden yiginlari hatirlatti. Fergane, Os, Parkent'teki kalabalik da kendi kandasini, milletini tanimayanlardan idi. Askerî veya polis üniformasi içerisinde ve ne çesit bir bayrak altinda birlesirse birlessin, yiginlara güvenmek olmaz. Bir tas su için kandasina sopa kaldiran yiginlar, Kerimov'un sekiz yildan beri süregelen diktatörlügüne karsi bugüne kadar "çit" çikarmis degil. Ve bugün artik hiç kimse yiginlari ayaga kaldirmayi ve daha sonra da onun tarafindan ayaklari altinda çignenmeyi istemez. Eskiden beri ibret vesikasi bir halk sözü var :

"Bil ki bir iyiligini bir kötülügü var,

Bil ki bir kötülügün bir iyiligi var."

Üç yil boyunca çekilen iztirap dünya görüsümü epeyce genisletti. Hapishanede yalnizca suçlular yatar, derseniz, çok yanilmis olursunuz. Üç yil devaminda suçsuz suçlulari, alimleri, bilginleri gördüm. Onlar, hatta hapis de bir cihattir, hatta burada kendi ecelinle bile ölsen sen sehitsin, derlerdi. Onlarin bazilari hakikaten de sehit oldular. Allah onlarin günahlarini affetsin, mekanlarini cennet eylesin, amin!

Bazan kendi kendime : "Niye ölmedim?", diye soruyorum. Halbuki, hastaligim o dereceye varmisti ki ahlimi gören kader arkadaslarim benimle görüsürken, gayriihtiyari aglayarak görüsürlerdi. Hürriyete kavustugum gün onlar "Sizi yasarken, kendi ayaginizla buradan gönderecegimizi hiç sanmiyorduk", - dediler. Allah onlardan razi olsun.

Bazan da asagidaki gibi satirlari kagitlara dökmüstüm :

Çarçadim ana men, çarçadim ana Yoruldum ana ben, yoruldum ana
Umr saltanati çatnadi, sindi.Ömrün saltanati çatladi, kirildi.
Dehsetler keldi soñsiz ve soñsiz Dehsetler geldi sonsuz ve sonsuz
Umrim ummânida tolqinlar tindi.Ömrüm ummanidan dalgalar duruldu.
Ana, çarçadim bu yalgan dünyânin Ana, yoruldum bu yalan dünyanin
Ketgim kelayapti rast tamanigeGidesim geliyor hakikat tarafina
Qaygu dengizide çöksem çökibmen Kaygi denizinde batmissam batmisim,
Aslâ asilmaymen çöp, samanige Asla sarilmam çöp, samana.
Ötib boldi, ana, ottiz üç bahâr Geçti gitti, ana, otuz üç bahar,
Ularning gülleri zeñledi, soldi, Onlarin gülleri, paslandi soldu.
Zamâne zorniki, sahlar qasridan, Zaman güçlünün, sahlarin kasrindan,
Aqqan qange umrim câmlari toldi. Akan kanla ömrüm kadehi doldu (ölüm vakti geldi)
Âstânede turar fermân-i âliy Esikte duruyor ferman-i âlî
Qolida qiliçi, basida tâci. Elinde kilici, basinda tâci.
Men ese çarçadim, xop, xayr endi, Men ise yoruldum, haydi hosça kal artik,
Esselâm-aleykum, dârniñ agaçi!" Esselamüaleyküm, dar agaci!.

Qarsi, Seyxali, 27 Ekim 1994 UYA 64-49. cezaevi

Böylesi karamsar hallerden derhal çikmak için ben kadim zamanlardaki feylesoflari taklid ederek, söyle düsünürdüm : esasen bu dünyanin kendisi bizzat hapishanedir. Adem Ata'nin gönderildigi ahlaki düzeltme müessesesi. Müessesenin ne denli büyük veya küçük oldugu düsünen insan için ehemmiyeti yoktur. Dünyada en degerli seyin vakit oldugunu ve onun degerini pencerenin ardinda daha iyi hesaplamak mümkündür. Eger pencere yeryüzü kadarsa, genislikte kendinizi kaybetmeniz mümkün, iyisi mi bir kisilik dar hücrede oturun. Ne kadar sabredebilirseniz, o kadar vaktin, ömrün, itikadin ölçümünü bulmus olursunuz...

- Bratan, niye bizi gezintiye götürmüyorlar, bir "gürültü patirdi" yapalim mi?, dedi yeni gelenlerden birisi, Yâdgâr'a bakarak.

- Yok, rahat oturun. Bugün Kazak'in nöbeti var. Hamama izin vermelerini rica edecegiz. Birilerine yazi hazirlayin. Kimde para varsa, her ihtimale karsi hazirlayin, Kazak gardiyan ister simdi. "Karahan" (uyusturucu) varsa, çikarin, bendeki bitiyor, dedi Yâdgâr.

Anasini bekleyen yavrular gibi sirayla duran delikanlilar Yâdgâr'dan gözlerini almadan, kaskati durdular ve birisi :

- Agabey sordugunuz seyler var. Açlik grevine basladigimiz için disaridaki tuvalete gitmeyecegiz, dedi.

- Kaç gün oldu yuttugunuza?, sordu Yâdgâr.

- Bugün ikinci gün, "istifra"nin faydasi yok, dedi kendisini "berber" olarak tanitan delikanli ("berber" cellat manasinda).

- Telefon verin, kodamana söylenecek sözüm var, dedi Yâdgâr beni göstererek.

Delikanlilardan birisi derhan üstündeki çapanini çikarip, çapanin kolunu kulagima tuttu.

- Kodaman, komsu koguslara söylencek sözleriniz varsa veyahut kendinizi tanitmak niyetindeyseniz, bir kagida yazin, disaridaki güvenilir adamlarinizin adres veya telefonunu yazarsaniz, Tascezaevine giden "mujik"lerden biri götürür. Orada bütün dünyadan haber gelir gider, dedi "telefon"da Yâdgâr.

- Bratan, mikrofon yerlestirilmemis midir?, diye sordu kendisini "traktörcü" (yeralti izlerini yok eden uzman anlaminda) tanitan delikanli.

- Böyle adam yatan kogus - diye söze basladi Yâdgâr bana isaret ederek, - ya "kulak" veya agzini açinca, ne söyleyecegini bilecek, alet yerlestirilcegi kesin. Bu insan için buranin büyükleri kendi adamini dahi kurban etmek niyetindeydi. Sen kimsin ki, az daha devlet baskani olacak olan Muhammed Salih'in adami. Bu öyle "eften püften" sey degil.

- "Maslokrat" imis bu adam, dedi "berber". (Maslokrat : bagimsizliktan sonra makam sahibi veya zengin olan kisi anlaminda).

- Degil birader, bu adamlar "maslokrat" olmadiklari için tutuklanmis, aksi halde karga karganin gözünü oymaz, - dedi gülerek Yâdgâr.

- Hapsedilmeseydin aynasiz veya savci olurdun, diye herkesi öldürmek mi gerek?, dedi Yâdgâr sert sesle.

- Iyice dinleyin, eger siyasî mahkûmlar, dindarlar ve bunlarla ilgili adamlara rastlarsaniz, yanina yaklasmayin onlara karismayin. Anladiniz mi?! Herkese bu sözümü ulastirin!, dedi Yâdgâr kogusta bir yandan volta atarken.

Böyle yaparak bes "agabey - kardes" aksama kadar konustular. Onlar bazan hapishane diliyle, bazan da henüz benim anlamadigimiz imalar ve isaretler vasitasiyla sohbetlestiler. Ben kendi yerimde yatarken, karmakarisik hatiralar içinde açligimi da unuturdum. Ara sira agzimdaki kötü kokulardan dolayi midem bulanir, ayaklarim donar ve ince yorgana sarilirdim. Delikanlilardan biri yanima gelip bir seyler söylemek ister, lakin etrafina bakarak tereddüdlenir, yüzünde bana karsi acima duygusu peyda olur ve fikrinden vazgeçerdi. Bu hareketi ikinci defa yapinca, ben ona ranzanin kösesini gösterip "oturun" diye isaret ettim.

- Kardes , isiminiz ne?, diye sordum, delikanli oturduktan sonra.

- Burada "kardes" denilmez, "mujik" deseniz yeter, isim de, soyad da lazim degil. Sayet "kliçka"sini (lakabini) biliyorsaniz, o zaman degisir. Beni bilenler Dombirâbâd "kostoprofu" (Kostoprof : çalinan arabalari parçalara ayiran veya parçalardan araba monte eden uzman) derler. Dombirâbâdli Suhret adli agabeyimizi duymussunuzdur. O adamin yanindakilerden biriyim. Biz hepimiz hirsizliga tövbe etmistik. Hacca gittik, medrese ve mescitler yaptirip, kendimiz de bes vakit namaz kiliyorduk. Suhret agabey hapishanelerde de mescitler yaptirdi, lakin hepimizi tutukladilar. Yâdgâr bratan o zamanlar dogru söylemis : "Suhret, hoca olsan da, tövbe etsen de seni tutuklayacaklar, paralari "obsak"a gönder", diye. (Obsak : suç aleminde paralarin saklandigi yer). Yâdgâr bratan beni affetti, lakin Suhret'in meselini konusacak oldular, diye sözünü bitirmisti ki, Yâdgâr'in kizgin sesi isitildi :

- He ya, "kostoprof", önce "agabey Suhret" idi, sonra hoca oldu, arkasinda namaza durdunuz, diye kinayeli söylendi Yâdgâr.

- Bratan bagislayin, ikide bir yüzümüze vuracak misiniz, artik anladim ya, dedi yalvaran bir sesle "kostoprof".

Eger yine biri agzini açip konusursa, sonunu kötü olacagindan korktu galiba ki, üst ranzalara çikip yatmaya hazirlanirken, bana bakarak alt dudagini isirir gibi yapti. Bense, açlik grevinin dördüncü gününü geçirdigimi düsünmeye basladim. Durmadan sigara içen birinin üç gün içinde bir tane bile içmemesini tasavvur edebiliyor musunuz? Demir masa üstündeki "Marlboro"un açik duran paketi dahi beni kendisine bas egdiremedi.

Birazcik gözüm kapaninca, Frans Kafka'nin "Açlik ustasi" gözüme görünür gibi olurdu. Gözümü açinca, yine Kafka'nin "Ölüm makinasi"ndaki kahramanlarini görürdüm. Bu manzarayi ifade etmek için, elbette ki kelime hazinem yetersizdi. Hatta Kafka dahi, belki bu manzarayi tasviri istemezdi, çünkü karni tok insanlar bu manzarayi ne sekilde anlatilirsa anlatilsin neticede anlayamazlardi. Karni tok insanlar Kafka'nin tasvir ettigi "Ölüm makinasi"ni seyre gelen turistten farkli degildirler. Turist o ölüm makinasini icad eden fanatigin iztirabini asla hissetmez, düsünmez....

- Kodaman, uyuyor musunuz, gözünüz açik, ama hiç bir seyi görmüyorsunuz galiba, dedi beni dürterek Yâdgâr.

Hakikaten de gözümü açtim mi veya bu görmekte olduklarim henüz gördügüm rüyanin devami mi bilemeden yatiyordum.

- Yerinizden kalkabilecek misiniz yoksa yardim edelim mi?, dedi yine birisi.

- Kogusta bir kisi dahi kalsa hamama çikarmazlar, dedi yine bir baska ses.

"Kogus" sözünden tüylerim diken diken oldu, çünkü üstüme örtülen post o kadar isitmisti ki onun karsisinda "kogus" kelimesi rutubetin tâ kendisiydi.

Kapi tak tukla açilarak Kazak gardiyanin "hazir misiniz?" diyen sesi isitildi ve tepemde bana bakan baslar gözümün önünden kayboldu.

- Bu kavgaci yatiyor musuzun, hala açlik grevine devam ederseniz bir göçüp gidersiniz, dedi kapidan bir iki adim içeriye giren Kazak gardiyan.

- Ok gibi yerimden firladim. Içimde bir cesaret peydah olmustu. Bu cesaret, aslinda gardiyanlara karsi degildi, aksine benim suurumda yasayan "kendimi asacagim" seklindeki düsman fikrine karsi ortaya çikmisti.

-Yurttas komutan, Allah'in dilegi olmadan hiç kimse hiç bir yere gidemez de gelemez de, dedim ve onun yanina gittim.

- Hamamda aynaya iyece bakarsan, benim söyledigim sözün manasini anlarsin, dedi polis manali manali gülerek.

Hakikaten de hamamin aynasinda kendimi görünce hosnud olmadim. Içimdeki cesaretle yüzümdeki gariplik asla birbiriyle uyumlu degildi. Önceleri de "toplucaydim" diye övünemem ama asla da derim kemigime bu denli yapismamisti.

Disleri kesmez olan elektrikli tras makinasiyla zorlukla tras oldum. "Kostoprof" belki yüzlerce mahkûmun saçini tirnagini ala ala körlesen makasla saçimi düzeltti.

Hamamdan çikarken aynaya bir daha baktim. "Sefer, seni ölmüs sanarak Moskova'daki morglardan aradiklari zamanlar da oldu, insaallah buradan da sag salim çikacaksin", dedim kendi kendime.

Kogusa geri geldik, delikanlilar "Siz çok hareket etmeyin, açlik grevinin dördüncü ve besinci günü agir olur, daha sonraki üç günden sonra içten gelen bir kuvvet peydah olur", diye tekrar posta sarip sarmaladilar. Kendisini bilgili göstermeye çalisan bu gençler nereden bilebilirlerdi ki bizim basimizdan neler geçti.

Dördüncü Bölüm

1990 yazi tipki 1989 yazi gibi faciayla basladi. 140 yillik yagmalanmalar, manevî çözülmeler zamaninda milliyetten ayirilayazan Türk halklari birbirine karsi kiskirtildi. Kirgizistan'in Os sehrinde Özbeklerle Kirgizlarin arasinda kanli kavgalar çikti. 1989'daki Fergane faciasi zamaninda ben bir grup Moskova ve Leningradli (St. Petersburglu) demokrat ve gazetecilerle birlikte kalabaliklarin idare olunamayan vecdini gördüm. Böyle bir zamandan her hangi bir grubun taraftari olmak, kendisini demokrak kabûl eden teskilatlar için en azindan ferasetsizlik saylirdi. O zamanlar Yazarlar Cemiyeti sekreteri olan Muhammed Salih'i ve onun baskani bulundugu "Erk" partisi üyelerinin de Os vakialari endiselendiriyordu. Muhamed Salih, Biskek'teki demokrat teskilatlara telefon açarak Taskent'e temsilci göndermelerini rica etti. Taskent'te de bir grup gençler toplanarak, Os facialarinin gerçek tezgahlayicilarinin oturdugu Mostova sehrine gitme hazirligina girismislerdi. Ben Moskova'daki teskil islerine yardim etmeyi isteyerek, önceden tanidigim dostlarima telefon ettim.

Hülasa, Kirgiz ve Özbek gençlerinden olusturulan bir grup temsilciyle Moskova'ya geldik. ABD elçiliginin bas sekreteri Roza Mary Forside hanimla görüstük. Kizil meydanda miting yaparak, daha sonra siyasî açlik grevine baslama durumuna geldik. Gorbaçev'in buyruguna binaen Kizil meydanda miting yapmak yasaklanmisti. Lakin 10 dakika içinde mitingçiler toplanip daha sonra dagilirsa miting katilimcilarini sorguya çekmeleri mümkün degildi. Bunun içinde basin ve televizyon muhabirleriyle kisa bir zaman içinde Kizil meydanda bulusmayi sagladik ve toplulugumuz 10 dakika içinde Os olaylari hakkinda Özbek ve Kirgiz ortak beyanatini okuyarak duyurduk. Toplulugu polisler kusatti ve arabalara bindirerek bir yerlere götürdüler. Beni gazeteciler sararak, soru sorduklari için, unuttular. Elimde ses kayit cihazi ve fotograf makinasi oldugu için beni de gazeteci sanmis olmalilar seklinde düsünmek yanlis olmasa gerek. Yahut da görmediler. Kisacasi ben kendi grubumdan ayri düstüm. Bu iyi de olmus, ben arkadaslarimi kurtarmak için çalisabilme imkani buldum. Biz Gorbaçev'in danismanlarindan Dmitriy Yarin'la görüstük. O bize arkadaslarimizi uçakla Taskent'e gönderme emri verildigini söyledi ve bana da derhal Moskova'yi terketmemi ögütledi. Ama ben Taskent'e gitmedim. Moskova'daki dairemize glerek aniden hastalandim. Midemdeki yara tekrar açilmisti. Uzun zaman midem bulandi ve tuvalete girdigimde kendimden geçmisim.

Yogun bakim bölümünde kendime geldim. Bu hadise Taskent'e "Sefer çok agir bir sekilde yatiyormus" tarzinda, Harezm'de ise "Sefer'i Moskova'da öldürmüsler" korkulu haberler varmis.

Ressam Suhret Babacan Moskovali sanatçi doslari ile beni morglarda aramislar. Orada Suhret saka olsun diye bir potremi çizdi. Portrenin fonu gayet karanlikti ve bu miskinligi ben simdi kogusta yatarken anliyorum.

Aradan üç yil geçmi, Içisleri Bakanligi'na bagli cezaevinin 18. kogusunda bir ay içinde ilk defa yikanip, sakalimi tras ettigimi büyük saadet sayarken, o portre fonundaki meçhul renklerin manasini anlamaktaydim.

Açlik grevinin dördüncü günü de geçti.

Bu arada hazir ressamlar hakkinda konusuyorken 1984'deki olaylar aklima geliyor.

Muhammed Salih'in etrafinda toplanmakta olan dostlarindan birisi ressam Isfendiyar Haydar'di. Onu Özbeklerin Oral Tansikbayev'i derlerdi. Ama asla idarecilerin dikkatini çekemeyen bir ressam. Simdiye kadar Özbekistan'da onun eserleri yayinlanmadi. Öte yandan Özbek siirinde her hangi bir ressama ona ithaf olundugu kadar siir de ithaf olunmadi. Özbek aydinlari arasinda en meshur, hükûmet dairelerindeyse, en taninmamis sanatkâr.

1984'ün güz aylari olsa gerek, ressamin Taskent'teki Lisunova mevkisinde bulunan atölyesinde, siradaki bir delikanliyi hatirliyorum. Biz gelene kadar bir iki kadeh atan Rauf Parfi kapiya çikarak :

- Isfan'i tebrikleyin, büyük eser yaratti! Özbek sanatinda böylesi eser bugüne kadar görülmedi, diyerek Rauf agabey bizi atölye ve dahi misafir odasi kabûl edilen odaya çagirdi. Hepimize yer gösterirken, "Oturunuz, esere bakarken yorulacaksiniz", dedi sakayla.

Rauf Parfi'nin her zamanki gibi saçlari daginik, sakallari uzamis, gözlerini kinayeli bir sekilde kisarak duruyordu.

Nihayet Isfendiyar Haydar balkondan yeni bir buçuk boyu da iki metre kadar olan eserini odanin bas kösesine koydu. Sonra gelip herkesle görüstü. "Affedersiniz, balkonda çerçeveliyordum", dedi utanarak. Bu ressamin hakikaten utangaç mi yoksa öyle görünmeyi mi arzu ediyor, anlamak mümkün degildi.

- Dilber, çay ve bir seyler getir, Muhammed Salih geldiler, dedi hole bakarak. Mutfak tarafindan aglayan bir bebegin sesi geldi. Böylesi zayif olan kisi, ev kiyafetiyle daha da zayif görünürmüs. Isfendiyar agabeyin dökülüp biteyazan saçlari iyice uzamis ve büyük bir yumurta üzerine konulan bir tutam sararmis fideler gibi sallanir dururdu.

Rauf agabey az evvel ilan ettigi büyük yeniligi sasaali bir biçimde açmak için, yüzü duvara çevirili tablonun yanina varip, onu bizden yana çevirdi. Manzara :

1920'li 1930'li yillardaki Özbek köylerinden biri. Köy sokagi, insanlar oradan buraya gidip geliyorlar. Sol tarafta bin yillik bir çinar, çinarin içi oyuk, bu oyuga kapi yapilmis, kapinin üstünde kizil bir bez üzerine orak çekiç çizilmis ve Arap harfleriyle bir seyler yazilmis. Eserin üstünü agaç dallarindaki yesil yapraklar doldurmus.

- Rauf agabey her seyi abartir, siradan bir manzara bu, dedim fisiltiyla, yanimda oturan Ibrahim Hakkul'a. Ibarhim Hakkul bana cevap vermedi, benim fikrimi takdiklemedigi onun yüzünden belliydi. O resmi dikkatle incelemeye devam etti.

Ahmed A'zam'a baktim. Sarisin, en ufak seyden kizariveren, her zaman her türlü, lakin son derece sade giyinerek, çenesinden baska yerinde sakali olmasa da her gün iki defa tiras olan biri. O tipki yanimda abasini kaybeden dervis gibi, gözleri resmin dört tarafinda dolasmaktaydi.

Muhammed Salih ise, daima düsünceli, sanki bütün dünya ona borçuluymus ve bu borcu asla ödeyemeyecegine eminmis gibi, esere yaklasti. Sonra onun boguk sesi sessizligi bozdu : "Kökleri daha çok belirginlestirin, çürümekte oldugu iyice görünsün. Boydan boya kizil olan iplerin, yanina sakali kizil, peygamberin resmini çizilseydi, eseriniz daha da güzel olurdu", dedi.

Bu çürüyen çinar portresinde ressam Isfendiyar, geçmisin resmini görürken, Muhammed Salih çürümekte olan SSCB'ni gördügünü anladim. Muhammed Salih'deki olaylari böyle görümeye meyil, sonralari siyasette de orta çiktigini herkes bilir. Bu vakia bana küçük bir ders olmustu.

Açlik grevinin besinci günü.

"Bratan"ini açlik grevine katilan gençler iki gün içinde "mülayimlesti" galiba ki her zamanki gürültü patirtilari yoktu. Nedense bugün temiz havaya çikma istegini duyuyorum. Hava almaya çikmadigima da epey oldu. Aydinlik dünya dedigimiz 10 dakikalik "gezinti" yeri Içisleri Bakanligi binasinin avlusunda bulunan avuç içi kadar bir meydan olup, etrafi 4 metrelik duvar, üstü açik, lakin tel ag ile örtülmüs. Oradan gökyüzünü ancak tel agin arasindan görmek mümkün. Tel agin hemen üstünde "kalasnikof"lu bekçi durmakta.

Son olarak eylülün baslarinda oraya çikarmislardi. Henüz tan yeri agarmamisti, üstümde yalniz uzun kollu atlet oldugu için bedenim ürpermisti. Boyu bes, eni dört metre kadar olan bu küçük meydanda ayaklarimin uyusuklugunu geçirmek için gidip geldim, birazdan nefes almam agirlasti. Nemli ve az oksijenli yerde devamli yatmaktan, akcigerlerim epeyce daralmisti. Kulaklarim ise sessizlige alismisti. Dolayisiyla da tan yeri agaracagi sirada kuslarin civildamasi tuhaf geliyordu. Güzün henüz baslamasina ragmen, agaçlardan bir iki tane sararmis yaprak da düsmüstü. Bu yapraklardan birisini almak için egildim ve gözüm az evvel yarisi dahi içilmemis olan sigara izmaritine düstü. Böyle yerlerde sigara fabrikasini müdürü de olsan böylesi "müsriflige" müsaade etmez insan. Meydanciga çiktigimda, bilmeden basmisim, öyle dahi olsa hiç olmazsa tütünü lazim olur diye düsündüm ve sigara artigini yerden aldim. Içine tütün degil kagit parçasi sarilmis meger.

- Elindekini yere at, kipirdamadan yerinde dur!, diyen bir ses duyuldu yukaridan. Yukariya baktim. Nöbetçi kalasnikofun ucunu bana yöneltmis vaziyette tel agin üstünden benim basimin üstüne dogru gelmeye basladi. Kapidan gürültüler geldi. Daha okumayi basaramadan içinde bir seyler yazili küçük kagidi agzima attim, çigneyip yutuverdim. Ben bunu gayriihtiyarî yaptim. Sonradan anladim ki hapishanenin kanunu böyleymis. Çok farkli insanlar ayni halete düsünce, hareketlerinin de birbirlerine benzemeleri mümkünmüs.

Nöbetçi kapiyi açti ve kosarak gelim elimi arkaya kivirdi ve yukaridaki nöbetçiden : "Ne yapti bu siyasetçi?" diye sordu. "Önceki kogustan gelenler sigara içinde mektup birakmislar. Siyasetçi buldu ve okutu, siz gelinceye kadar agzina atti", dedi yukaridaki nöbetçi.

- Sana merhamet edip temiz hava almaya çikarsak böyle mi yapiyorsun? Agzini aç, dedi nöbetçi.

Agzimi bosuna açtim, çünkü kagidi çoktan yutmustum.

- Için öylesine fesat dolu ki üstüne yine bunu da yutmussun, bir gün patlayip yarilacaksin, çocuk!, dedi ve kivrilan kolumu yukariya kaldirdi. Agridan iki büklüm oldum ve bu vaziyette yikilayazdim, gardiyan iste o zaman elimi birakti.

- Elini arkana götür, önünme düs gidiyoruz!, diye emretti nöbetçi. Sonra koridordan asagiya dogru giderken, sirayla duran yardimcilarina buyurdu:

- Her sonra meydan süpürülsün, buna da yazi yazilsin, 10 gün "gezinti"den mahrum edilecek....

Bu olaydan sonra yaklasik bir ay geçti fakat hala ben aydinlik dünyayi görmedim. Bir iki defa talep ettim, savciya sikayet dilekçesi de yazdim, ama netice yok. Ayrica alistim da, lakin nedense bilhassa bugün açlik grevinin besinci günü, temiz havadan nefes alma istegi aklimdan hiç çikmadi.

- Yâdgâr, gezintiye çikarmalarini istesek olurdu, dedim.

- Kodaman, her neyi ki arzulasaniz, bunu istemeyin, hatta kendileri söyleseler dahi "çikmiyoruz" demek lazim, çünkü biz açlik grevini buranin havasinda basladik, organizma buna alisti, eger hava degisimi yaparsak, hastalanmamiz mümkün, dedi Yâdgâr.

Anlasilan bugün de yatarak hayallere dalmam, kendi kendime mücadel etmem söz konusu. Zaten kend kendisiyle mücadele eden insan hakkinda :

1986'da elestirmen Ahmed A'zam'in "Kendimle kendim" eseri yayinlandi. Bu eser A. A'zam'in yazarlik kabiliyetini gösteren ilk ve son eseri olacaga benziyor. O zamanlar, kim bilebilirdi ki, aradan alti yil geçti, A. A'zam tipki kendi kahramani gibi, kendisini engeller karsisinda birakacagini. Eserin kisaca özeti söyle:

"Dünyanin tuzaklarla dolu, tesvisli yollarindan gitmekteyim. Yoluma bazan çukurlar, manialar çikar. Vücudum yoruldu, ama mecburlayarak da olsa çukurlardan atlayip, manialardan geçip beni sürüklemekte. Ikimiz bazan tartisiriz. "Niye çukuru dolasip geçmezsin", der vücudum. "Ben seni besliyorum, yikayip tariyorum, bütün ihtiyaçlarini karsiliyorum, öyleyse benim istedigim yoldan gitmeye mecbursun", diyorum vücuduma. Bir bakiyoruz, büyük bir çukurun önüne gelmisiz. "Atlayarak geçeceksin" dedim kendi kendime. Ben ne kadar istedigiysem de vücudum atlamayi istemedi. Sonunda "git be!" dedim ve "kendim"i orada birakip, çukurdan ben atlayip geçtim gittim".

Bu hikaye 1986'nin epeyce muhakeme ve bahislere sebep olan eseriydi. Benim fikrime göre, bu hikaye Muhammed Salih etrafindaki gençlerin millete kendisini kendisine tanitmak yönündeki tavsiyelerinin mecazî bir aksidir. 1986 senesine gelindiginde, Muhammed Salih'in etrafindaki toplantilar açik olmasa da önceleri oldugu gibi dar dairede ve gizle de degildi. Özbek Komünist Partisinin ideoloji sekreteri Ra'na Abdullayeva'nin siyasetine karsi mücadelede M. Salih taraftarlari epeyce tecrübesini arttirdi. Bu devri Muhammed Salih kendi "tercüme-i hal"inde söyle anlatiyor:

"Abdullayeva, belki, Sovyet devrinde gelmis geçmis idareciler içerisinde en gayretlisiydi. O gayrimillî siyasetiyle milletin uyanmasina hizmet etti. O Moskova'dan gelen buyruklari planlanandan da öte yerine getirirdi.

Din, milliyetçilik, pantürkizm onun esas düsmanlariydi ve onlara karsi can u gönülden savasirdi. Bu savas Don Kisot'un degirmenlere karsi mücadelesini hatirlatirdi. Çünkü Özbekistan'da ne din, ne milliyetçilik ve ne de pantürkizm siyasî veya toplumsal manada tehlikeliydi.

Lakin onun yiktigi câmiiler insanlari din hakkinda düsündürmeye basladi. Onun yasakladigi tarihî kitaplar halki kendi tarihine olan merakini güçlendirdi".

Bu devrin yine dikkate sâyân bir cereyan da iktidardakilere dargin olanlar, bir makam elde edemeyenler, isten çikarilanlar, dertliler sinifiydi. Bu sinif kendisi istemedigi halde düzene karsi muhalif fikirdeki aydinlara yakinlasmaya basladi. Mesela, böyle geçici olarak görevlerinden alinan üç kisi, "Mihnet" yayinevinin idare heyetinde eski mevkilerine nazaran asagi bir vazifede çalismaktaydi : Namangan eyaletinin eski birinci sekreteri Ubay Abdurezzaqov, Merkezî komite üyesi Rüstem Sagulamov, Merkezî komite üyesi Temur Ubeydullayev. Yazar takiminda göze çarpan dertlilerden ise Server Azimov, Remz Babacanov, Kamil Yasin vardi. Böylesi dertliler, ilim adamlari içinde de mevcuttu : Akademinin baskan yardimcisi Erkin Yusupov, akademisyen Polat Habibullayev, Dr. Abdurahim Polatov v.s.

Bunlarin hepsi uzun zaman komünist rejimin dayanaklarini teskil eden kisilerdi. Ama onlarin sahsî menfaatlarina zarar gelmesiyle rejim düsmanlari tarafina geçmislerdi.

Bir zamanlar bütün vilayetleri titreten Abdurezzakov bana yayinevi idare heyetinin en küçük görevlisine dahi kendi dertlerini anlatirdi. Yahut kendisini begenmis Sagulamov veya o Ubeydullayev, hepsi sokaktaki siradan insanlar misali mütevazî insanlara dönüstüler.

Özbekistan Yüksek Sovyeti'nin reisliginden atilan akademisyen Polat Habibullayev hiç düsünmedigi eski kurstas dostu, hakimiyete muhalif grup vekili profesör Atanazar Arif'i hatirladi ve onunla her gün dertlesmeye basladi.

Akademisyen Erkin Yusupov, yazar Server Azimov dahi önce kaale almadigi genç enteklektüel ve yazarlara yöneticilerin hakikî yüzlerini nasil ortaya çikartilacagini ögretmeye basladilar.

Profesör Abdurahim Polatov Özbekistan Sibernetik Enstitüsü amirligi için mücadelede kendi üstadi akademisyen Vasil Kabulov'un arkasindan Moskova'ya "Kabulov milliyetçilik yapiyor, Özbek alimlerini çogaltmak için herkese tez yazdiriyor" kabilinde mektuplar yolladi. Ama amir olamadi. Bu yüzden açikça muhalifler safina katildi...

Besinci Bölüm

Demir kapi gürültüyle açilmaya basladi. Herkes yerinde yatiyor. Nöbetçi bir dakika sessizce bakip durdu ve sonra elindeki kagittan dört ismi okudu :

- Ismi okunanlar teker teker çiksinlar, dedi.

Ismi okunanlar Yâdgâr'la kucaklasarak vedalasiyordu. "Bratan" bu bahaneyle onlarin kulagina kendi buyruklarini fisildamisti. Onlar gitti ve kapi tekrar kilitlendi. Yâdgâr kogusta sinirli sinirli volta atmaya basladi. Açligin tesirini ne kadar gizlerse gizlesin yine de belli oluyordu. Gözlerinin alti morarmaya baslamis, omuzlari gevsemisti. Kogusta normalde saatlerce volta atan adam bugün 5-6 dakikada yoruldu ve ranzasina oturdu.

- Kodaman, bugün yarin ikimizden birimizin meselemiz hal olacak. Çünkü açlik grevi devam ederse, tibbî gözetim saglamaya mevbur olacaklar. Buranin devamli doktoru yok. Herhangi bir sey olursa bunlar için iyi olmaz. Telefonda söylenecek bir iki sözüm var size, dedi Yâdgâr gizemli bir tonda.

Üstüme örtülen kaftanin kolunu kulagima tuttum.

- Kerimov ile kavga eden agasini tanisaniz gerek. O adam bize de çok yakindi. Iki ara bir derede kaldi, bizi de Kerimov'u da satti. Simdi sizlerin safiniza geçmis. Ondan sakinin!, dedi Yâdgâr.

Yâdgâr'in söyledigi adami tanidigim halde :

- Kim o, ben tanimiyorum? dedim ben.

- Mirsaidov, dedi Yâdgâr ve kaftanin kolunu üstüme atti.

Açlik grevinin altinci günü, beklenildigi gibi farkli oldu. Sabahleyin kogusa cezaevi müdürü girdi. Yâdgâr'i azarlamis gibi konustu : "Ne sekilde olursa olsun siyasete girerek açlik grevi yapmak sana yakismaz, sayet hükûmete gelseydi, çoktan elini kesmislerdi!", dedi ve benim ranzamin yanina geldi.

- Hey sen çocuk kime güveniyorsun da böyle oyunlar oynuyorsun. Devlet baskaniyla ugrasip ne elde ettiniz? Senin Muhammed Salih'e is verdiler, hükûmeti verecegim deyince, naz edersiniz, nasil adamsiniz siz? Bir hafta önce Yigitaliyev'in sözünü tutsaydiniz, disarida hayatinizi devam ettiriyor olacaktiniz. Arti açlik grevi mi yaparsiniz., ölüp gider misiniz, faydasi yok ! Zaten bitmissin sen!, dedi cezaevi müdürü ve basini salladi.

Bu tip adamlar güçlünün ayagini öpüp, zayifin basina vururlar. Böylelerde insanlik haysiyeti olmaz. Onlar karsisinda duranlari da kendileri gibi ruhsuz sanirlar. Ona karsi konusmayi istedim ama sesim çikmadi. Bogazim kurumustu.

- Disarida haniminiz bekliyor. Getirilen seyleri kabul edersek, alir misiniz? Oglunuzu aglatmayin, getirdiklerini alin ve "açlik grevini biraktim" diye bir yazi yazip verin iyisi mi, dedi müdürünün yaninda saygiyla duran nöbetçi.

- Ölürsem benden razi olsunlar, bunu söyleyiverin, dedim hiriltiyla ve nedense kendi sözlerimden kendim tesirlendim. Damagim birden islandi.

Simdi konusmam mümkündü ama yine de konusmadim. Cezaevi müdürü ve nöbetçi bir an kibirli durdular sonra aniden dönüp çikip gittiler. Demir kapinin patirtiyla kapanmasindan ürperip kendimi topladim.

- Kodaman, Yigitaliyev denen adam hakkindakonustum. Önceki Yüksek Mahkeme reisi Sadik Yigitaliyev degil mi?, diye sordu Yâdgâr.

- Evet, o adam Muhammed Salih'i parti baskanligindan alma operasyonunu yönetiyordu. Sayet ben Muhammed Salih'e karsi töhmet edip parti kurultayinda konusursam milletvekili olmami ayarlayacakmis. Ev bark, araba, hülasa lüks yasayacaksiniz diye vaat etti.

- Niye kabul etmediniz, disari birakilinca, tavsan olurdunuz, dedi Yâdgâr gülümseyerek.

- Bunlar çok kurnaz, biliyorsunuz ya, dedim, elime önceden hazirlanan nutuk, önüme kamerayi koyacak oldular.

Yâdgâr bana gayriihtiyarî ihanete bedel olarak hürriyete kavusmami tavsiye etmekte oldugunu sezdi galiba ki utanip kizarmis gibi oldu.

Evet, Sadikcan Yigitaliyev, Özbekistan Yüksek Mahkemesinin sabik baskani baska dertliler gibi muhalefete yakinlasmisti. O "Erk" partisine girdikten sonra parti idaresinde sekreter görevini görür oldu. Lakin bir gün komünist, komünistligini yapti. "Erk" partisi reisi Özbekistan'dan çikmasiyla birlikte hükûmet Yigitaliyev ve Sadi Kerimov'u çagirdi, ellerine bir plan tutusturdu. Planda "Erk" partisinin kurultayinin yapilarak parti baskaninin degistirilmesi asil maksatti. Yigitaliyev'e hükûmette bir makam, Sadi Kerimov'a ise "Erk" partisinin baskanligi teklif edildi.

Parti baskani Muhammed Salih nisan 1993'de Özbekistan'dan ayrildi, o yilin mayis ayinda "Erk" partisinin Merkez Komite toplantisi gerçeklestirildi, toplantida kurultay yapilmasi gerektigi konusuldu ve bu hususta karar kabul edildi.

Her bir adimini hükûmet ile anlasarak atmaya baslayan Yigitaliyev ve Sadi Kerimov kurultaya hararetle hazirlanmaya basladilar. Üç ay devaminca eyaletleri dolasarak "Erk"çileri kurultayda Muhammed Salih'e karsi oy vermeye davet ettiler. Böyle yapildigi taktirde "Erk" partisinin müsadere edilen mallarinin geri verilmesinin, partiye karsi olan zorlamanin durmasinin, yayini durdurulan "Erk" gazetesinin yeniden nesrenin mümkün oldugu söylendi.

Hükûmet Muhammed Salih'in partiden uzaklastirilmasinin kolay olmayacagini iyi biliyordu. Daima dogru sözlü ve namuslu olmasiyla taninan bir liderin bu faziletlerine karsi süphe uyandircak deliller bulmak lazimdi. KGB'in de fikrini alan devlet danismani Mevlan Umrzakov'u ve Profesör Sadi Kerimov'u yanina çagirdi. Danisman yanilmiyordu, S. Kerimov istikbaldeki senaryo için materyali derhal buldu. Kurultaya çagri maksadiyla Karakalpakistan'a gittiginde, baskanlik seçimleri zamani bir altin parayi müzeden alarak "Erk" partisine verdigini itiraf eden Orazali Cumayev adli birinin varligindan söz etti. Orazali'ye bir seyler vaat edilirse, Muhammed Salih'e karsi ifade vermesinin mümkün oldugundan bahsetti.

Mesele o denli mühimdi ki devlet danismani Mevlan Umrzakov yanina yardimcisi Ahmed Atacanov ve S. Kerimov'u alarak Ürgenç'e uçtu.Danisman Ürgenç'te durakladi, Orazali'yi Ürgenç'e getirmek için yardimcisi Atacanov'u Ellikqal'a'ya yolladi. Orazali'yi getirdiler, ama onu razi etmek biraz müskil oldu. Lakin ona "Beruniy bölgesinin valiligi" vaat edildikten sonra razi oldu ve su yazili ifadeyi verdi : "Erk" partisinin aktif üyelerinden Sefer Bekcan benden tarihî kiymete sahip altin parayi uzmanina gösterecegim diyerek aldi ve geri vermedi. Orazali Cumayev, bölge müzesi müdürü".

"Senarist"lere bu kadari yeterliydi. Artik Sefer Bekcan tutuklandi ve cezaevine konuldu, iskencelere tabi tutuldu, sonunda ondan "parayi Muhammed Salih aldi", seklinde yazili ifade almak mümkün.

27 temmuz günü sabah saat 8.30 sularinda Karasuv mevkiinde bulunan Erk Partisi'nin merkezine geldim. Saat 10'larda arabada sivil giyimli iki kisi gelerek, "sizinle Organize Suç Bürosu bölüm baskani Sergey Tahtin konusmak istiyor, sonra tekrar geri buraya getirip birakacagiz", diye Içisleri Bakanligina götürdüler. Bakanligin dördüncü katinda bulunan Sergey Tahtin'in odasina soktular. Odada Tahtin disinda, Taskent sehir savcisi Erges Cöreyev de oturuyordu. Sohbet basladi ve o git gide sorgulamaya dönüstü. 15 saatlik sorgulamadan sonra bakanlik binasinin bodrumuna indirdiler.

Bu olay "senaryo"nun birinci kismiydi. Ikinci kismi Yigitaliyev'in beni "görmeye" bu bodruma gelmesiyle basladi :

22 veya 23 eylüldü. Öglenki mahkûm yemeginin dagitilmasindan yaklasik bir saat sonra kapi açildi ve gardiyan :

- Bekcanov, sorgulamaya gelin, dedi.

Uzun koridordan çikis yönüne dogru yürüdüm. Ilk kapi önünde duran bekçi içeriye isaret etti. Kapidan girdim. Yine bir uzun koridor ve sag tarafta sirayla on kadar kapi, hepsi kapali duruyor. Nihayet siradaki kapilardan birisi açikti. Onun önünde durdum ve gözlerime inanamadim, odanin bas kösesinde sorgu memurunun olmasi gereken yerde Sadik Yigitaliyev oturuyordu. Odaya girdim, sol tarafta beni sorgulamasi buyurulan Hüsen Ahmedov oturuyordu.

Odaya girmemle Sadik Yigitaliyev yerinden kalkti ve kucagini açarak, bana dogru gelmeye basladi :

- Sefercan, nasilsiniz, çok meraklandik. Bilhassa, haniminizi, oglunuzu görüp, sizin çok üzüldüm, dedi ve kucaklasmak istedi, lakin fikrinden vaz geçti galiba, omzumu yavasça vurdu.

Yigitaliyev'i iki yildan beri taniyorum. O her zaman hep ayni sekilde güler ve ayni sekilde iç çeker. Bu hususiyetinyle "Hamza" tiyatronun artisti Yakup Ahmedov'a benzerdi. Hiç bir orjinalligi yok. Sahte güldügünü veya agladigini seyirciden saklamaz.

Yigitaliyev sözü eskileden açti :

- Sefercan, "Özbeklerin isi" iyice alevlendigi zamandi. Özbekistan pamuk sanaati bakanini yargiliyorduk. Adam yukaridakilere karsi ifade vermekten vazgeçti. Neticede, idama mahkûm edildi. Bosu bosuna ölüp gitti. Simdi kimse hatirlamiyor bile. Her neyse, yukaridakileri o zaman tutukladilar. Iste siz de o yolu seçiyorsunuz. Muhammed Salih'i ne olursa olsun tutuklayacaklar. Parti baskanligindan da almaya hazirlar. Ben uzun yillar yargida çalistigim için tecrübelerim çok. Her çesit sinekten fil yapmak mümkün. Salih hakkinda iki çift sözünüz ile kendinizi kurtarin. Iste biz, Sadi Kerimov ile ikimiz, sizin için yukaridakilerden ricada bulunduk. Bir iki gün sonra kurultay olacak. O zaman iki çift sözle Salih'in sirlarini fas ederseniz, her sey tamam. Orada hatta Baskanlik personelinden de adamlar katilacaklar. O tarafini artik siz bilirsiniz, diye sorgu memuruna bir göz atti.

Hüsen Ahmedov ona cevap vermeden sessizce oturmaya devam etti.

- Sadik agabey, bu kadar derdiniz varmis, niye simdi Muhammed Salih Özbekistan'dayken yüzüne söylemediniz? Sonra da kaç defa telefonda konustunuz. Benim baskasinin sirtina hançer saplama huyum yok. Sayet siz bu isi benim elimle yapmak niyetindeyseniz, yanilmissiniz, dedim.

-Yine bir defa söylüyorum, kendinizi düsünün, ailenizi düsünüp sonra konusun, dedi Yigitaliyev.

- Aynen onlari düsünerek konusuyorum. Bir gün gelip de ogluma, baban hainlik yapti, demesinler, demeye çalistim ama sinirleri ayaga kalkan eski hakim birden bire haykirdi :

- Altin para nerede?

- Siz kimsiniz burada, sorgu memuru musunuz?, dedim ben de öfkeyle.

Sorgu memuru Hüsen Ahmedov tartismanin akibetinden korktu herhalde :

- Bütün bu sözler burada kalsin, Sadikcan agabey, dedi kat'i bir sesle sorgu memuru.

Beni tekrar kogusa götürdüler...

Açlik grevinin altinci günü.

Yâdgâri götürdüler. Aksama dogru beni de koridora çikardilar. Elimi kelepçelediler ve biz yukaridaki dis kapi kulübesine dogru yürüdük. Kulübenin arkasindan küçük çocuk aglamasi duyuldu. Çocugu avutan ses elbette ki tanidikti. Ama epeyce perisanim galiba ki kulagimi ne denli iyi açsam da Qurbanay'in sesini zor ayirabildim.

Oglumun aglamasi duyuldu.

- Celaliddin!, diye haykirdigimi kendim dahi fark etmedim.

Qurbanay bunu isitti herhalde ki :

- Bey!, diye haykirdi.

- Tutukluyu arabaya bindirin, dedi nöbetçi.

Tutuklulari nakletmek için hazirlanmis arabanin hücresine kapattilar. Hücrenin içi kapkaranlik, ancak hava girmesi için planlanmis küçücük delik var o kadar.

Araba hareket etti ve kapiya dogru 10-15 metre kadar gitti ve tekrar durdu.

Iste o zaman onlar tam olarak görebildim. Dört tarafa bakarak birilerini arayan Qurbanay elindeki Celaliddin'e arabayi gösterdi. Delige agzimi dayayip, "Celaliddin!" diye bagirdim.

Onlar arabaya dogru gelmeye basladilar. Polisler onlarin yolunu kestiler. Artik hiç bir sey görünmüyordu. Arabanin demir duvarina vurarak, var sesimle bagirdim.

Gözüm yaslandi. Bu benim tutuklandigimdan beri ilk defa aglayisimdi. Sonralari istedigim zamanlarda dahi aglayamadim. Cezaevindeki hayat uzadikça gözleriniz de git gide katilasirmis. Gözünüz önünde ölmekte olanlar, ölenler, sakatlananlar, sakat birakilanlar, suçsuzlar, hakarete ugrayanlar ve zalimler, kurbanlar ve cellatlar, hepsi daima yaninizda, uyudugunuzda bile devamli sizin düsünüzde yasarlar. Kendiniz dahi kaç defa ölümle karsi karsiya gelirsiniz ve yavas yavas, yavas yavas ama mutlaka bu dehsete alismaya baslarsiniz.

Ama, simdilik alisamadim. Bu gün topu topu ekim 1993'ün ikisi. Ben bu mesakkatlere tahammül edemeyerek birisini satmaktan korkmaktayim. Ben zayif, iradesiz olmaktan korkuyorum.

Küçükken babam bana "deden seni alçakgönüllü, yumusak tabiatli terbiyeliyor, kendisi otoriter, merhametsiz adam", derdi. Ben yumusak olmayi istemezdim, dedem gibi "merhametsiz" olmayi arzulardim. Ama bunu yapamazdim. Bunu da bilirdim. Ancak içimdeki dikbaslilik daima bas kaldirirdi. Niye ben? Niye beni uysal adam sanirlar? Niye beni ihanet etmesi mümkün diye düsünüyorlar?

Belki bu dikbas duygu babamin huzurunda hiç de zayif olmadigimi gösterme duygusudur. Herhalde o Yigitaliyev siritip kucak açtiginda bu duygu içimde ayaklanlamaya basladigini seziyordum. Öyle ki buradan benim kurtulmamin kolay olmayacagini hissetmistim. Buradan kurtulmak için ben kendi dikbasligimdan kurtulmam gerekiyordu. Bu mümkün degildi. Çünkü ben Ahmed A'zam olamazdim. Kendimden vaz geçemezdim.

Özbekistan Içisleri Bakanligi cezaevinden yola çikan araba Tasturma'daki M.G.D.'ne bagli özel bodrum cezaevine getirdiler. Burasi benim için tanidikti, burayi bana agustos ayinda bir "ziyaret" ettirmislerdi. Yer altina inerken, sayet 003-8. Kogustaki ispiyoncular arasina koymak isterlerse, ne yapmak gerektigini düsünüyordum.

1. Özel bodrum cezaevini Tasturma idaresi yalniz ihtiyaçlarin halliyle ilgilimeselelerle ilgilenir. Nöbet, gözetim ve sorgu isleriniyle, MGD yerine getirir. Otuz kadar kogus alti adet mahkûmlarin açik hava alanlari mevcut. Bina, 2. Dünya Savasi yillarinda esir düsen Almanlar tarafindan yapilmis. Yer altina iki demir kapidan geçilerek inilir. Buraya Tasturma idaresi görevlilerine mahsus izin belgesi olmadan girmek yasaklanmistir.

Mahpuslar iki ayri yerde kontrol edilir. Ilk kontrol noktasinda mahpus çirilçiplak soyundurulur ve giysileri teker teker kontrol edilir. Kontrolü bazan hanim görevli yapar ve bu, insani gurununa dokunur. Hanim mahpuslari erkek görevlilerin kontrolü ise bundan da beter asagilik bir olaydi.

Ikinci kontrol noktasinda parmak izlerinden örnek alinir. Buna cezaevi argosunda "piyano çalma" denir. Burada ayni zamanda tibbî kontrolden de geçilir. Aslinda hiç bir tibbî muayene yok. Her bir mahpustan 200 gram kan alinir o kadar. Uyusturucu müptelasi ve agir hastaliga tutulan mahpuslardan kan alinmaz. Bu muayeneden her gün yüzlerce hükümlü geçirilir.

Kontrollerin yapildigi ve bir müddet alikonulan bu yerin ismini mahpuslar "gar" koymuslar. 1.Özel bodrum cezaevine götürülen bu özel yerde çok tutmazlar.

Neyse ki, beni ilk önceki kogusa degil, 004-20. kogus önüne getirdiler. Koridor sonundaki nöbetçi odasindan elinde bir top anahtar sallayarak nöbetçi bize dogru gelmeye basladi.

- Duvara dön, dedi Içisleri Bakanligi cezaevinden gelen nöbetçi.

Duvara dogru döndüm.

- Bu adamin bitmis yahu, kendi basina birakirip da sonra ölürse ne yapariz?, dedi nöbetçi gardiyana.

- Bu açlik grevi yapiyor su haliyle, diye homurdandi gardiyan.

- Kaç gün oldu, tibbî gözetim altina alindi mi?, diye sordu nöbetçi.

- Tibbî gözetim yok. Ölürse kendisini asmis diye zabitlara geçecek, dedi bekçi.

Hücre son derece dardi. Bir tarafa üst üste üç ranza yerlestirilmisti. Duvari Içisleri Bakanligi cezaevindeki gibi yamru yumru degil, pürüzsüz ve badanaliydi. Bir tarafta masa ve üç sandalye. Daha da mühimi ayak altinizda beton degil parke vardi. Isik az da olsa hücre badanali oldugu için etraf aydinlik gibi geliyordu.

Ranzada duran dösegi yaydim. Iyice yorulmusum ki hemen uyumusum. Ne kadar zaman geçtigini bilmiyorum, gözümü açtigimda üstüme yorgan örtmüsler. Hücreyi hos bir koku kaplamisti. Sol taraftaki masaya baktim, üstü türlü meyvalar ve yiyeceklerle doluydu. Açlik grevi yaptigim için bunlar benimle egleniyorlar galiba diye öfkelendim. Yerimden kalkip kapiya vurdum. Nöbetçinin kapinin küçük penceresinden bakmakta oldugunu görmemisim.

- Sefer bey, biraksana deliligi, çocuklarini düsün, dedi nöbetçi.

Nöbetçi Harezmliydi, bilerek Harezm aksanini vurgulayarak konusuyordu.

- Masanin üstünde hanimindan mektup var, oku da aklini basina devsir, dedi ve küçük pencere kapandi.

Masanin üstünde benim adima izin verilen yiyecekler listesi, karimin bana yazdigi mektubu vardi.

"Esselamualeykûm, nasilsiniz, sagliginiz yerinde mi? Ülseriniz yine azmis, diye duyduk. Celaliddin eve gelen her adama resminizi göstererek, "babaya, babaya gidecegim", diye agliyor. Açlik grevinde diyorlar. Herkes endiseleniyor bu eyleminizden ötürü. Açlik grevini durdurun, kendinizi düsünün, diye özlemle bekleyen Celaliddin, Qurbanay

2 Ekim 1993".

Mektubun muhtevasindan, siyasî açlik grevi az da olsa netice verdigi fikri hasil oldu. Demek ki açlik grevini birakip kurtulmam gerek. Belki de avukatimla görüsmeme izin verirler.

Masanin üstünde bir deste beyaz kagit, onun altinda bir kaç kitap da duruyordu.

Hülasa, alti günlük açlik grevinden sonra "sofraya" oturdum. Onun bunun tadina baktim o kadar, yiyemedim, ama karnim doymus gibi oldu. Aslinda beni doyuran sey Qurbanay'in mektubu ve mektubun arkasina çizilen el resminin altindaki Celaliddin'in yazisiydi. Cezaevindeki "saadet" hakkinda ben sadece bu günü hatirliyorum. Çünkü o gün aydinlik dünyadan azicik da olsa müjde almistim. Diger bir sebep de hürken Furkat'in "Felek ki gerdîs-i devrân ayirdi sâhsüvârimdan" diye baslayan gazelini mirildanirdim. Hapsedildikten sonra bu gazele nazire yazmaya hiç elim varmamisti. Aslinda nazire aklimda çoktan yazilmisti fakat hücrede asla kagit bulunmamisti. Iste simdi kagit da var, siir de kagida döküldü :

Felek kim gerdis-i devrân ayirdi sâhsuvârimdan

Biyâbânlarda xâr ayri tüsib diyârimdan

Ketalmasmen alib basim, qol u ayaq kisenbenddir,

Hazânlarga düçâr oldim, haber yoqdir bahârimdan.

Bahâvuddin belâgerdân basimga sâyabân bolgay,

Seherlerde figan qilsam, kisen küygey bu âhimdan.

Qasamhor u münâfiqlar ays u isret sürer tinmey,

Bu ne yurt ki nâtâvânlar neri ketmes nigâhimdan.

Ne de halqdan ne Haliq'dan seda çiqmas haqâratge!

Sabr kâsem tolib boldi, isyân çiqar sicâtimdan.

Kel, ey Sefer mülk-i Turân içre senge haber ketdi,

Qalib furqat içre keçdim bar u budur bisâtimdan.

Bu siir cezaevinde yazilan ilk siirdi. Ikinci olarak elime kalem almam için aradan tami tamina bir yil geçmesi gerekiyordu...

Altinci Bölüm

1. Özel bodrum 004-20. kogusundaki iki bos yere yirmi gün kadar kimseyi yerlestirmediler. Bu günler içinde epeyce kendime geldim. Her gün sabahleyin herkes gibi beni de temiz havaya çikarir oldular. Burada günler çabuk geçti. Haftada üç defa "Pravda vostoka" ve "Halk Sözi" gazeteleri veriliyordu.

Sabahki hava almadan sonra mahkûm yemegi dagittilar. Aradan yarim saat geçmemisti ki demir kapi açilip, kogusa nöbetçi girdi. Elindeki kagida bakarak:

- Isim, soyad, hangi madde ile yargilaniyorsunuz, dogum yiliniz, medenî durumunuz, çalistiginiz yeriniz?, dedi.

- Suçlanan Seferbay Cumabayeviç Bekcanov, 1961'de dogdum, Özbekistan Ceza Kanununun 169. maddesi 3. bendinden yargilaniyorum, evliyim, bir çocugum var. Erk Demokratik Partisi Merkez Komitesi üyesiyim, diye cevap verdim.

- Bugünden itibaren sorgulamaya çagirilacaksin. Sorgulama odasina gidip gelirken yolda kimseyle konusmayacak, isaretlesmeyeceksin, her çesit lüzumsuz hareket için agir cezalandirilacaksin, anladin mi?, dedi nöbetçi kaba bir üslupla.

Kurallara uyarak elimi arka baglayip kogustan çiktim ve koridorun ortasinda, etrafa bakinmadan, dosdogru yürüdüm. Koridorun sonunda iki askerî üniformali kisi duruyordu. Arkadan gelmekte olan nöbetçi onlardan birisine kagitlari uzatti.

- Kurallari anlattiniz mi?, diye sordu biri.

Kurala göre yine az evvelki gibi isim, soyaddan baslayip hepsini tekrar söylemek icap etti.

- Elini öne getir, dedi onlardan biri.

Elimi kelepçelediler. Yukariya çikan merdivenin demir pencereli kapisi otomatik olarak açildi.

- Normal adimlarla ilerle!, diye emretti üniformalilardan biri. Merdivenlerden çikarken düsündüm: Demek ki üç aydan beri sorgulamasiz alikoymayla bir netice elde edemeyince baska bir suç uydurup yargilama niyetindeler, altin para yönündeki senaryo bunlarin oyununu ortaya çikarmisa benziyor.

Bodrumdan çikarak sola dogru yürüdük. Tasturma'nin avlusu kalabalikti, herkes bana bakiyordu. Avluda askerî kiyafetliler; mahkûm giysililer; elinde tesbih çekerek sakiz çigneyip dolasan delikanlilar; kim bilir nereden getirilen, iyice eskimis bez çantalarini omuzlarina asan her yastaki nakledilecekler toplanmisti.

Üstüne "Sorgulamahane " yazili tek katli binanin önünde duran yüzbasi ünvanli kisi dogru bizim durdugumuz tarafa dogru gelmeye basladi. Bu adami bir yerlerde görmüs gibi oldum, lakin o an hatirlayamadim.

- Sefer agabey, hala cezaevinde misiniz? Sizi ...

- Çabuk uzaklasin buradan, basinin iki mi sizin? diye kabaca azarladi ona beni götürmekte olanlardan birisi.

Yüzbasi hiç bir sey söylemeden kaskati kesildi. Ben onu daha sonralari hatirladim. O zat, 1989-90 yillari arasinda sivil kiyafette dolasarak "Birlik" Halk Hareketi gazetesini benden alarak okurdu. Hatirladim, bu adamin cezaevlerini reforme etmek hususunda makalesi dahi yayinlanmisti.

Sorgulamahaneye girerken uçaga binmeden önce yolculari kontrolden geçiren aygita benzer bir sey yerlestirilmisti. Kelepçeyi çözdüler ve aygitli kapidan geçtim. Getiren nöbetçilerden birisi tekrar kelepçeleyecek oldu, kabul eden sorgulama nöbetçisi :

- Geregi yok, bunu MGD sorgulayacak, dedi.

Bunu duyarak, "Yine ne fesatliklari planladilar acaba? Beni Taskent sehir savcisinin sorgulamasi gerekiyordu hani", fikri aklimdan geçti.

- Elini arkana götür, kapidan çikip, sol tarafa dogru yürüyeceksin, dedi sorgulamahane polisi.

Koridordan ilerlerken kapilari kapali odalardan bagirti çagirtilar, küfürler, hayasiz sözler, feryatlar, kimbilir kimi dövüyorlardi. Burada eza ve iskence haller hemen her gün olmaktaydi.

Nihayet, benim için planlanan odanin kapisini açtilar. Içeriye girdim, bir masa ve iki tarafinda yere yerlestirilen dört adet sandalye. Odanin genisligi tahminen 3x4 civarinda. Arama döndüm, bekçi kapiyi kapatarak, çikip gitmis. Kapi ahsap oldugu için duymamisim bile. Sandalyelerden birisine oturdum ve düsünmeye basladim.

Demek ki bugün 22 ekim. Bes gün sonra hapsedildigime 3 ay olacak. Hapsedilmeme dair karari Taskent sehir savcisi Erges Cöreyev imzalamisti. Bu karar üç ay sonra etkinligini kaybetti. Simdiyse eyalet savcisi veya Özbekistan bas savcisinin karar çikarmasi gerekiyordu. Kanun böyle, ancak Özbekistan'da kanuna uyacak devlet memuru yok ki. Mesela, Erges Cöreyev sehir savcisi olmasina ragmen sorgulama da yapiyor.

Erges Cöreyev 55 yaslarinda, ortadan biraz kisa boylu, alni dar, esmer biri. 80'lerde Taskent eyalet savciliginda çalismis, Özbekistan'i hirsiz ve rüsvet yiyiciler yurdu demis ve pek çok kisiyi tutuklamisti. Özbek halkinin cellatlari, sorguç Gdlyan ve Ivanov'un yardimciligini yapmisti. Yeniden Yapilanma devrinde görevden alinip, Içisleri Bakinliginda köy isleri kisminda çalismisti. Lakin Kerimov, onu Taskent sehir savcisi olarak tayin etti. Erges Cöreyev Özbekistan'daki son 30 yil içindeki siyasî suçlarin sedid takipçisi ve onlari yok etme planlayicisi olarak tarihe geçecektir.

MGD ve Içisleri Bakanliklari Cöreyev gibi insanliktan nasipsiz kimselerin eliyle kendilerinin en asagilik islerini gördürürlerdi. Zamani gelince Allah her seyi yoluna koyar.

Yakinlarda bizim yakin dostumuzun dügününde Cöreyev : "Biz muhalefetten müdhis korkuyorduk, sayet hatali davranmissak bunun sebebi muhtemelen korkmus olmamizdir", demis.

Muhalefetten degil, Allah'tan korkmak lazim, yoldas Cöreyev.

Bu savciyi hatirlarken, tutuklandigim gün, bu adamin yaptigi sorgulama aklima geldi. O zaman Cöreyev kudurmus gibi, "Seni öldürtecegim!", diye bagirmisti. "Öldürürse, Allah öldürü", dedim cevaben. "O öldürecek Tanri'n benim!", diye bagirdi öfkeyle Cöreyev. Ben "estagfurullah" dedim sadece.

Bu hadise bana Özbekistan Devletinin idarecilerinin ne denli imansiz ve âsî olduklarini gösteriyordu.

"Demek ki, benim 'isimi' artik MGD açiktan açiga yoketmeye karar vermisler" dedim kendi kendime ve içimdeki kizginlik ve inatçilik duygusu tekrar ortaya çikti.

Kapi açildi ve içeriye iki delikanli girdi. Ilk gireni daha önce de görmüstüm. Adi Suhret. "Erk" Partisi Merkez Komitesi toplantilarinda MGD adina resmî olarak katilirdi. Merkez Komitesi toplantilari açik olup, basin, hükûmet ve baska partilerin adamlari gözetmen olarak katilmalari mümkündü. Diger delikanlayi taniyamamistim. Suhret :

- Bu adam dis ülke istihbarati bölümünden, sizinle ilgili meselelerle de ilgileniyor, dedi.

- Benim avukatimla görüsmedikçe kimseyle konusmama hakkim var. Sizin nereden oldugunuz benim için önemsiz, dedim ben.

- Size iki defa avukat gönderildi, lakin siz ikisini de reddettiniz. Sizi savunacak baska avukat yok. Yakinlariniz perisan olmuslar, dedi Suhret.

Suhret orta boylu, sarisin, kendisine yakismayan biyigiyla ne denli resmi giyinip ciddî görünmeye çabalasa da sahtekârligi belli olan 35 yaslarindaki birisi. Dis ülke istihbaratindan diye tanistirilan kisi uzun boylu, esmer, saçlarina ak düsmüs, yüzü uzunca, Kongrat Özbeklerine benzer birisiydi.

- Bizdeki malumatlara göre, siz 1986'da tutuklanmissiniz. Isiniz mahkemede görülmese de enstitüden ve isten kovulmussunuz. Aslinda daha o zaman tutuklanin hapsedilmeniz gerekiyordu, dedi Suhret.

- O zaman da beni simdiki gibi tezgahladiginiz uydurma suçlardan ötürü tutuklamislardi. Taskent sehrinin Lenin kasabasi savcisi babama "Oglunuz evinde "Islam mektebi" adli gizli teskilat üyelerini topluyor", demesinden sonra babam beni Taskent'ten uzaklastirmaya söz verdi. Daha sonra beni saliverdiler. Sonra iki yil boyunca Taskent'te bulunmadim, dedim.

"Gizli Islam mektebi" resmî kayitlara geçmis KGB gözetimindeki Buhara ve Taskent Islam mekteplerine alternatif olarak kurulan gizli okul dergahiydi. Bu dergah bir yerde degli, onlarca gruba ayrilmis olan genç hocalarin bütün Orta Asya boyunca dolasan gezici askerlerinden ibaretti. Genç tebligciler 5-10 kisilik gruplardan olusan talebe çocuklari kasaba ve sehir alimlerinin evlerinde okutmaktaydilar. Böyle okullarin birisinde Muhammed Salih'in oglu da üç ay okumustu. Bunun çok tehlikeli bir is olmasina ragmen, din mücahidleri kendi isini korkmadan devam ettirmekteydiler.

1995'in agustosunda MGD tarafinda kaçirilarak getirilen Abduveli Kâri Mirzayev bu okullarda egitimcilerden birisiydi. Bu tebligcilerin lideri Andicanli Rahmetullah Kâri 1980 senesinde KGB tarafindan tertiplenen bir kaza neticesinde öldürülmüstü.

Simdi, Özbekistan'in bagimsiz olmasindan sonra, diktatör Kerimov ilk olarak hür Islamî okullarda tahsil gören imamlari uydurma suçlarla tutuklamaya basladi ve onlarin ekseriyasi bugün cezaevlerinde istirab çekmekte. Bir çogu hiç bir habersiz kaybolmus vaziyette.

1985'de Ra'na Abdullayeva'nin dine karsi mücadelesi devrinde gizli Islam mektebi talebelerinden biri benim evimde geçici olarak kalmisti. Bu delikanli yayinevinde beraber çalistigimiz Imamov adli dostumuzun kardesiydi. Ben onun Islam mektebinde okudugunu o zamanlar bilmiyordum. Iyi ki de bilmiyormusum, tutukladiklarinda ne kadar dövseler de sövseler de ben hiç kimsenin ismini söylemedim, söyleyemedim...

- Biz iyi biliyoruz, sizin dindarlarla hiç bir alâkaniz yok. Lakin vatan haini Muhammed Salih'in sözünden çikmayan adamsiniz, bunu da biliyoruz. O bizi Türkiye'ye satmak niyetindeydi. Pantürkizm yuvasi olan Türkiye'de siz de bulundunuz, dedi dis ülke istihbarati bölümü görevlisi.

- Eger Türkiye'ye giden herkes hain olacaksa, sizin düsüncenize göre Baskan Kerimov da mi hain?, dedim ona gözlerimi dikerek.

Dis ülke istihbarati bölümü görevlisinin yerin baskasi cevap verdi.

- Siz soruya soru sormayin da kendinize hakim olun ve nerede oldugunuzu unutmayin, dedi tersleyerek Suhret.

- Muhammed Salih istiklâl için mücadele eden biri. Istiklâlimiz için Türkiye'ye degil, kendimiz için gerekli, beni rahat birakin, dedim ben sözünü keserek.

- Sizi rahat birakmayacagiz. Bunu iyice akliniza yerlestirin. Aileniz dahi sayet dilini tutmazsa rahat yüzü görmeyecektir. Esinize söyleyin, yabanci haber ajanslariyla ropörtaj yapmasin, dedi tehdit eden tonda basit giyimli adam.

Onlara cevap vermedim, çünkü ne söylersem söyleyeyim faydasiz olacagini anladim. Onlar bu sükuttan dolayi öfkelenmeye basladi ve Suhret :

- Biz, akliniz yerine gelmis olmali diye düsünüyorduk, dedi ve arkadasina manidar bakti.

Sonra vedalasarak koridora çiktilar. Kapidan nöbetçinin asik surati göründü ve "Yerinden kipirdama!" diye homurdandi. Ben öylece yerimde kipirdamadan oturmaya devam ettim.

Kapi kilitlendi ve koridordan gelen sesler kesildi. Tahminen üç saat orada kaldim. Çünkü Tasturma'nin ögleyin çalinan zili çalinali epey zaman olmustu. KGB görevlileri gittikten sonra kendi kendime münakasa ederek, vaktin nasil geçtigini de anlamamistim.

Niçin simdi tekrar inatçiligim tuttu? "Yanilmisim, bagislayin, yardim edin", desem ne olurdu acaba?...

Içimde bir isanç bar, Içimde bir inanç var

Heli heç kim bilmegen! Henüz kimsenin bilmedigi!

Ilinç bar ruhimda, öcer kayseri, Ümit var ruhumda, inatçi, dikbasli,

Dervisdey keler u, keter serseri. Dervis gibi gelir o, gider serseri gibi.

- Bekcanov, koridora çik!, diye seslenen buyurucu sesten ürperip, yerimden ziplayarak kalktim. Koridorda elindeki kelepçeyi oynayarak, tanidik nöbetçi duruyordu.

Koridora çiktim. Tekrar ayni bagirti-çagirti, feryatlar, aglamalar, küfürler...

Elim kelepçelenip, uzun koridorda giderken, kapilarin biri açilarak, içeriden agzi baglanmis, elleri arkadan kelepçeli, gögsü kanla belenmis, karnina sargi bezi baglanmasina ragmen kan sizan delikanliyi çikardilar. O güçlükle agzindaki bezi çikarmaya ve bir seyleri söylemeye çabaliyordu.

Tasturma avlusuna çikinca, bu yil kisin erken geldigini farkettim. Henüz aralik ayinin girmemesine ragmen agaçlarin bütün yapraklari dökülmüstü. Ögle vakti olmasina mukabil hava serindi. Yagmur veya kar yagmak üzere. Bodrumun koridorunda ilerlerken "Bekcanov, dur, aklin basinda mi?", diyen bagirtiyi isittim ve arkama dönüp baktim.

- Benim hücrem 20 nolu hücre, dedim görevliye.

- Hücreni biz gösterecegiz, iste bu 17. hücrede keyifle yatarsin artik, dedi ve üstüne 00-17 yazili demir kapiyi açti. Içeriye girdim. Bogazima pis bir koku yapisti. Yerde tuvalet çikintilari, çürümüs bezler... Hücre gayet nemli ve karanlikti. Yalniz kapinin üstündeki küçük pencereden koridordaki lambanin isigi görünüyordu. Kogusun eni tahminen 2,5 m., uzunlugu 3,5 m. civarinda olup, iki yanindaki duvara üst üste duran dört ranza yerlestirilmisti. Karsida, bir kismi duvarin üst taraflarinda, kalan kismi da tavanin duvar tarafinda bulunan demir parmaklikli küçük pencere. Pencereden soluk bir isik giriyordu. Yukariya yerlestirilen ranzaya çikip, pencereden baktim. Agzi kafes teliyle örtülü, yüksekligi üç metre kadar olan kuyuya benziyordu. "Eger burda uzun süre kalacak olursam, durumum kötülesip, fena bir sey olacak" endisesi içimi kapladi. Kapiyi tiklattim. Kapidaki küçük pencere açilarak nöbetçinin yüzü göründü.

- Ne kadar rahat durursaniz, sizin için o kadar iyi olur. Biz emir kuluyuz. Siz hapishanenin düzenini bozdunuz, bundan dolayi da bu hücreye aktarildiniz, dedi nöbetçi.

- Ben tibbî kontrol altindayim, hasta tutukluyu böyle bir yerde bulundurmaya hakkiniz yok, dedim ben.

- Buna bana degil, yukaridakilere söyleyeceksiniz. 20. hücredeki esyalari inceleyerek, sonra verirler, belki de herhangi bir düzen bozucu mahkûmu yaniniza koyarlar, dedi nöbetçi ve pencereyi kapatti.

MGD kontrolündeki cezaevlerinin kuralina göre, hücrelerin kapilari iki yerinden kilitlenir ve anahtarlar amirin odasinda durur. Demir kapinin hemen ortasinda 30x20 cm. ölçülerinde pencere olup, o da kilitlenir ve anahtari nöbetçidedir. Hücrelerde tesadüfî tehlikeli durum ortaya çikarsa, nöbetçinin odasindaki mühürlenmis anahtarlardan faydalanmak mümkündür. Her kapida açildigini kaydeden ve siren çalan aygit yerlestirilmistir. Buna ragmen, kapiyi hiç bir eser birakmadan, gürültüsüz açan maymuncuklar da vardir.

Özbekistan'daki devlet genelindeki rüsvet yeme aliskanligi buraya da bulasmis. Aksamlari nöbetçi olan bekçi ve kontrolörler mahkûmlari anlastiklari bir ücret mukabilinde bir hücreden digerine "misafirlige" götürürlerdi. Mesela, benim bodrum cezaevinde bulundugumu duyarak, serbestken tanistigim bir kaç kisi misafirlige gelip gittiler. Onlar, esasen, ticaret erbabiydi. "Erk" Partisine yakin olduklari için düzmece suçlarla tutuklanmislardi. Nöbetçiler para karsiliginda onlarin evlerine mektup götürüp cevabini getirirlerdi. Bu tip bir nöbetçiyle beni de tanistirdilar. Yirmi bes yaslarinda, uzun boylu, esmerce, çehresi Kazaklara benzeyen bir delikanliydi. Kendi ifadesine göre, Taskent eyaletinin dag köylerindendi. "Baskanin özel ordusu"nda çok maas verdiklerini duyup, Taskent'e gelmis. Lakin, iki yillik anlasmayi imzaladiktan sonra, buraya tayin etmisler. Ben ondan eve mektup ulastirmasini rica ettim ve evde ona para vermelerini ve kendisini eve kadar gitmemesini, mümkünse, bir hanimla göndermesini söyledim. Lakin onun kendisi dogruca eve gitmis ve benim verdigim mektubu hanimima verip, hizmetinin karsiligini alarak çikinca, "tesadüfen" karsilastigi emniyet görevlisi tarafindan belgeleri incelenmis. Benim yazdigim mektubun içindeki dilekçe ise, karim Qurbanay tarafindan "Hürriyet" radyosu ve baska milletlerarasi kuruluslara yollanmis.

Elbette, bu olanlari ben çok sonra duydum ve o saf gardiyanin vazifesine gelmemesinin sebebini anladim.

Ögleyin verilen yemege geç kalmistim. Bu da yetmiyormus gibi, hücrenin soguklugundan dislerim birbirine vurmaya basladi. Böyle bir zamanda hareketsiz oturmak daha da beter yapar. Üst ranzalara çikip inmeye basladim. Aksam yemegine yarisi yabanî ot tohumu ve yarisi kirik pirinç karistirilmis yagsiz, tuzsuz kaynatilmis "balanda" verdiler. Kendimi zorlayarak da olsa yedim, çünkü sabaha kadar burada kalacagim kesinlesti. "Balanda"dan sonra içime bir sicaklik yayildi ve titremem kesildi. Çok yoruldugumdan, üst ranzada kivrilarak uyuyakalmisim.

Cezaevinde insan dimdik vaziyette uyumasi ve hatta o halde düs dahi görmesi mümkün. Bes, on dakikalik böyle bir uyku hür hayattaki 5-10 saatlik uyku gibi mühimdir. Düs görmüsüm. Oglum Celaliddin avlumuzun ortasinda, basi ezilmis bir yilani göstererek bir seyler mirildaniyor. Sözleri anlasilmiyor. Beni basi ezilen yilan degil, kekelemekten konusamayan oglum endiselendiriyordu. Niçin Celal konusamiyordu, sabahleyin ise giderken güzel ve düzgün konusuyordu, diye düsünüyorum...

Nefesim tikanip, bir seyin uguldamasindan dolayi uyandim. Bir an sersemleyerek, demir parmakli pencereye, sonra da asagiya bakiyorum. Hücreyi pis bir koku kaplamisti, beton zeminde üste suyla karisik insan diskisi. Koku dayanilmayacak derecede pis. Basim döndü, gözüm kapandi....

Cezaevinde tuvalet, hücre girisinde, sag veya sol duvara 50-60 cm. yükseklige yerlestirilmis açik, kapaksiz klozetten ibarettir. Suyla karisik diski o klozetten tasarak çikiyordu. Asagiya inip, kapiya vurmayi düsündüm. Bir baktim ki kapi penceresi zaten açik. Demek ki su kapinin esikliginden geçerek koridordaki delige dökülüyor. Nöbetçi bundan haberliydi. Oturdugum yerden :

- Nöbetçi, 17. hücreye gelin!, diye var gücümle bagirdim.

- Ne diye bagiriyorsun, bogazina mi çikti, diyorum, diyen ses geldi kapidaki pencereden.

- Bogazima kadar çikmasini oturup beklemeyecegim, kendimi asip bu isi bitirecegim, dedim kendimin bile beklemedigi ciddî bir tonda.

Kisa süren bir sessizlikten sonra gardiyan :

- Sefercan, çocuk olmayin, azicik eziyet edilince, insan kendisini asar mi? Yarin amirler gelsin, sizi mutlaka baska hücreye geçirirler. Sayet bende anahtar olsaydi, hemen simdi kapiyi açardim, üstelik, siz normal hükümlü degilsiniz, diye yine bir seyler söyledi.

Benim kulagima ise, hiç bir sey girmez, tesadüfen agzimdan kaçan "kendimi asacagim" sözleri yüregimde tuhaf bir matem havasi olusturmustu. Ben bu fikri tamamen tesadüfî söylemistim, ama bu fikir suurumda öyle sekillenmeye basladi ki onun hiç de saka olmadigini hissettim. Gözümün önünden oglum, hanimim, ana-babam, her çesit durumda dahi güler yüzle bakip, bembeyaz sakalini oksayarak oturan dedem bir bir geçmeye baslamisti. Hatta hücrenin soguklugunu da kötü koktugunu da unutmustum. En korkuncu, böyle ezalar mukabilinde kendimi asmam, kahramanca gelmeye baslamisti. Bu seytanin vesvesesinden baska bir sey degildi.

Asagidaki su gittikçe yükselerek alt ranzanin çoktan sular altinda kaldigini gördüm. Koridorda birisinin nöbetçiyle tartistigi duyuldu. Sonra :

- Sefer agabey, kendinize hakim olun, herkesin size hayran oldugu bir zamanda böyle yapmayin. Disarida sizin hakkinizda çok konusuluyormus. Dün babamla görüsmüstüm, size selam söyledi, dedi birisi pencereden.

- Sen de kimsin, baban kim?, diye sordum.

- Ben Sîrqozi Gaziyev'in ogluyum, bu cezaevinde yatiyorum, dedi yine o ses.

Hakikaten de meshur sarkici Sîrqozi Gaziyev'in tutuklandigini ve mahkemede serbest birakildigini, oglunun ise hala dahi hapishanede oldugunu duymustum.

- Yukaridakilere haber yolladim, hiç bir hücre yarina kadar tuvaletleri kullanmayacak, simdi pencereden sicak tutacak giysiler verecegim, dedi sarkicinin oglu.

Binanin yukari katindaki bütün klozetlerden gelen lagim sularinin benim bulundugum hücreden aktigini o zaman anladim.

Aradan yarim saat henüz geçmisti ki klozetten su akmasi durdu. Bana ise, her sey önemsiz görünmeye baslamisti. Sanki vakit gelip de kapi açilarak idama götüreceklermis gibi. Ne kadar vakit geçtigini de bilmiyorum, kapinin penceresinden :

- Sefer agabey, aha sunlari giyin hele, diyen sesle kendime geldim. Asagiya baktim, su kalmamis lakin her yerde diski ve tuvalet kagitlari vardi.

- Bekcanov, ne yapiyorsunuz? Iste sunlari çabucak alin. Eger aniden yukaridan birisi gelirse, bu delikanliyi da cezalandirirlar, dedi endiseli sesle nöbetçi.

Asagiya inip, kapinin yanina gittim. Pencereden uzunlamasina katlanmis çapani uzattilar. Yün çorap, kislik bot ve bir bardak koyu çay uzattilar. Pencerede esmer, kaslari kalin, saçlari uzamis bir delikanli göründü.

- Erkeklikte zorluklar da olur, ben de iki defa 5 "kiçe"de bulundum. Kendinize kiymet verin, iki metre urgan da her zaman bulunur, dedi delikanli ve bana acimayla bakti.

Birden kendime geldim : "Sefer, iste bu delikanli küçük kardesin kadar oldugu halde, sana yol gösteriyor, utan", dedim kendi kendime.

- Birader, iyiliginiz için Allah günahlarinizi affetsin, nöbetçiyi korkutmak için "kendimi asacagim" demistim, dedim ve onunla vedalastiktan sonra üst ranzaya çikarak sicak tutacak giysileri giymeye basladim.

Sabaha kadar uyuyamadim.

Sabahleyin, 1. Özel bodrum cezaevi müdür Tasturma'nin müdür yardimcisi ve doktor geldiler. Hiç bir sorgu sual olmadi. Tasturma'nin müdür yardimcisi, diye kendisini tanitan yarbay etrafindakilere bir kaç emir verdi ve tekrar çikti gittiler.

Biraz sonra kapi tekrar açilarak, gardiyan geldi ve :

- Bekcanov, çikin, hamama gideceksiniz, dedi.

Hamamdan çikip, 17. hücre önünde durdum.

- Bekcanov, 20. hücreye geçin, KOM'imiz sizinle konusmak istiyor, dedi gardiyan. Hücrenin kapisi açikti, otuz yaslarindaki biyikli, esmer, orta boylu bir erkek oturuyordu. Sogukça selamlastik. Genellikle, cezaevi görevlileri kendisini tanitmadan konusmaya baslar. Sayet hükümlü görevliyle konusacak olursa, sözünü "grajdanin naçalnik" diye baslamasi gerekir. Bu terimlerin uygun bir karsiligi henüz bulunmus degil. Özbekçe "fuqara basliq" demekten utaniyor olsalar gerek.

- Bekcanov, dün gece ne oldu? "Kendimi asacagim" demissiniz. Yahut azicik eziyet görünce... , diye mirildandi komiser ve kapinin önünde dikilen görevliye "gidebilirsin" diye isaret etti.

- Iste, simdi bizden baska kimse yok burada, diye devam etti komiser, - Siz sinavdan geçtiniz, mert adamsiniz. Bunun için size hakikati söyleyeyim. Sizi hiç kimse tanimazdi ve tutuklamalarindaki maksat da baskaydi. Tam tersi oldu. Muhammed Salih'i tekrar parti baskani seçtiler. Artik sizin meselenizi nasil halledeceklerini bilmiyorlar. Bu arada sizin adiniz da gitgide meshur oluyor. "Kendimi asacagim", diye naminiza leke sürmeyin. Zaten, benim suçum ne, sizin için isten ayrilmamiz mi lazim? Iste kagit iste kalem. "Saka yapmistim, kimse bana eziyet etmedi" diye yazin. Aramizda olan bu meseleyi kimseye söylemeyin, dedi komiser ve kapidan tarafa bir bakti.

- Ben kimseye yazili olarak "kendimi asacagim" diye bir seyler yazip vermemistim, dedim komisere - öyleyse yazili olarak kimseye de "kendimi asmayacagim" diye de yazili bir seyler veremem.

Komiser bir sey demek istercesine gözlerini bana dikti. Sonra fikrinden vazgeçti galiba ki sesini çikarmadan çikip gitti. Aradan bes dakika geçmisti ki, kapinin önünde gardiyan peyda oldu ve beraberinde getirdigi sandalyaya oturdu.

"Demek bunlar beni devamli gözetimde tutmak niyetindeler. Evet, ayagi yanmis tavuk gibi kosusturmaya basladiniz! Kendisini öldürecek ahmak yok!", dedim içimden.

Alt üst olmus yorgan dösekleri ranzaya yayarak düzelttim. Yatarak uzak yakin hatiralara daldim.

Yedinci Bölüm

Gorbaçev iktidara gelmesine üç yil olmustu ve Sovyetller Birligi'nin bati bölgeleri, bilhassa Baltik ülkeleri, Ukrayna taraflarinda ciddî hürriyet adimlarinin sesleri isitilmeye baslanmisti. Daima önde "agabey gibi" yol gösteregelen Moskova da karismaya baslamisti. Özbekistan'da ise, görevini yerine getiren esya gibi, Özbek Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin sekreteri Ra'na Abdullayeva çoktan tapindigi Moskova'nin "Lefotova" adli hapishanesine yollanmisti. Bu hanimin arkasindan o Merkez Komitesi'nin birinci sekreteri Osmanhocayev'i de "Lefortova"ya gönderdiler.

Özbekistan hükûmetinin basina Refik Nisanov geldi. Bu adam, on yil kadar dis ülkelerde Sovyetler Birligi'nin muhtar elçisi olarak hizmet etmis ve "kapitalizmin havasi"ndan teneffüs etmis biriydi. O aydinlar arasinda liberal görüslü olarak taninirdi. Simdi ise, taht etrafindaki Gdlyan kampanyasinda hapsedilmekten kurtulan bürokratlar toplanmislardi. Onlar Gorbaçev'in "yeniden yapilanma" siyasetine disaridan bakilinca dost, içeride ise, düsmandilar. Dogrusunu söyleyecek olursa, Nisanov'un kendisi de, hatta ondan sonra gelen bugünkü Baskan Kerimov da, onun yardimcisi, basbakan S. Mirsaidov da "yeniden yapilanma"yi asla desteklememislerdi.

Mesela, Özbekistan Devlet Baskani Islam Kerimov, 19 agustos 1991 günü Moskova'da ihtilal yapan Yanayev'e uçaktan kultama telgrafi yollamisti (Kerimov, o ihtilalin yapildigi gün Dehli'den Taskent'e uçakla dönüyordu). Onun yardimcisi, o siralar basbakan S. Mirsaidov ise, Yanayev cuntasinin çikardigi bütün kararlari yerine getirmeye çabalamisti. Cunta üyelerinden SSCB basbakani Pavlov'un yakin dostu olup, bunu saklamazdi da.

Kisacasi, Refik Nisanov 1987'de iktidara geldiginde "yeniden yapilanma" mühim basamaga basarak geçiyordu, Özbek halkinin önde gelen sinifi kabul edilen aydinlar uyanmaya baslamisti. Buna mukabil "yeniden yapilanma" karsitlari komünist idarecilerin korkulari da gitgide artiyordu.

1986-1987 senelerinde Özbekistan Yazarlar Cemiyeti bu uyanisin merkezi haline geldi. O yillarda Birlik'te Aral gölündeki faciali durum, Bostanlik'taki tabiatin korunmasi gibi meseleler çok kereler müzakere edildi. Bu bahaneyle yavas yavas millî meseleler de dile getirilmeye baslandi.

Ekoloji hakkinda Emin Usman, Dedehan Nuriy ve daha baska kisilerin sivri tenkidî makaleleri yayinlandi. Bunlar halkta müsbet etki uyandirdi. Yazarlar Cemiyeti'nde "Aral komitesi" olusturuldu ve elestirmen Pirmet Sîrmuhammed baskan seçildi. Yani, o yillarda ilk demokratik kurulus ve tesebbüslerin basinda hep (istisnasiz) yazalar bulunuyordu.

Özbekistan'da büyük yankilar doguran çikislari sair Muhammed Salih yapti. Onun makaleleri merkezî gazetelerde (Moskova'da) arka arkaya yayinlanmaya basladi. bu makaleleri Özbekistan gazeteleri basmaya cüret edemezdi, sebebi, onlarda dile getirilen meseleler dogrudan dogruya rejimin temeline dayanmaktaydi. Mesela, millî dilin ayak alti edildigi, egitim sistemindeki Ruslastirma, Arap alfabesini okutma ve buna benzer makaleleri "Drujba narodov", "Literaturnaya gazeta" adli gazeteler ve dergilerde yayinlanip, Özbekistan'da gayet meshur olmustu. Bu durum Muhammed Salih ismini millî uyanisin timsallerinden birisi haline getirdi. Onun etrafinda millî suura sahip alimler, sanatkârlar, talebeler toplanmaya baslamisti. Ben 1986-1991 yillarinda Muhammed Salih'in en yakininda bulundum, bu yüzden bu konuda konusurken, söyledigim sözün mesuliyetini üstlenmek benim boynumun borcudur.

Muhammed Salih, o yillarda insanlarla onlarca degil yüzlerce toplantilar yapti, dersem mübalaga olmaz.

Fen Akademisi, Ilmî Enstitüler, Poliklinikler, Fabrikalar, toplumsal kuruluslarin hepsi Muhammed Salih'i toplantiya çagirir ve o da üsenmeden giderdi. Toplantilardaki sohbet mevzusu ekolojidan baslayip mutlaka siyasetle son bulurdu. O yillarda Muhammed Salih siir yazmayi tamamiyle birakmisti. Görünüse bakilirsa, o hürriyet rüzgarindan iyice sarhos olmustu. Burada onun 1975'de yazdigi bir siirini aktarmak istiyorum :

Gaha quvanç kirer yürekke : Bazan sevinç girer yürege :

Mende ahir imkan bar heli Bende daha imkan var hala,

"Sé'r-sevgi" deb aldamaslikke "Siir, sevgidir" diye aldatmamaya

Azadlikni sévgen insanni! Hürriyeti seven insani!

Bisatimda imkan bar, imkan Servetimde imkan var, imkan

Qalamni sindiris imkani! Kalemi kirma imkani!

("Bésinçi fasl" kitabindan. 1977).

Sairin hürriyete olan sevgisinin siire olan sevgiden üstün oldugunu söylüyor. Eger hürriyet için gerekirse, kalemimi de kirarim, demekte. Bu öylesine söylenmis bir söz olmadigin "yeniden yapilanma" yillarinda malum oldu.

Muhammed Salih'in siirlerini bana ilk defa dedem açiklamisti. 1976'da çikan "Yaslik beyazi" adli almanakta o zamanlar hiç taninmayan sairin bombos pamuk çanaklarini yoksul çiftçinin bombos ellerine benzettigi siiri dedemin hosuna gitmisti. Dedemin antikomünist dünya görüsü bu mecazi hemen anlamisti ve bana Muhammed Salih'i bularak tanismami tavsiye etmisti. Fakat o zamanlar benim yasim topu topu on altiydi ve benim Taskent'e gidip Muhammed Salih'i bulmam pek sözkonusu degildi.

Isveç'deki Özbek ve Türkmen muhacirlerin az sayida çikardiklari "Sentral'naya Aziya (=Orta Asya)" adli dergide Muhammed Salih "Birlik Halk Hareketi"nin kuruldugu zamanki sartlari anlatirken, harekete esas olan kendisini ve dostlarini "bizler idealistlerdik" seklinde degerlendiriyor. Ben de bu görüse tamamen katiliyorum. Muhammed Salih'in etrafindaki dostlari hakkinda bir sey söylemem zor, ama Salih'in kendisi tam manasiyla idealistti. Bunu görmek için onun 1988 yilina kadar yazdigi siir ve makalelerine bakmak yeterlidir.

"Yeniden yapilanma" yillarinda ortaya çikan liderler içinde Muhammed Salih devletin hiç bir bölümünde çalismamis, hiç bir rüsvet yiyen gruba katilmamis tek liderdi. Bu hususiyet onu halk arasinda gerçekten serefli vaziyete ulastirti.

O popülizmi sevmezdi. Miting ve gösterilede kendisini göstermek için degil, en gerekli problemi söylemek için söz alirdi. Toplulugun begenisini kazanmak için yalan söylemezdi, popülist söylemleri ortaya atmazdi. Hatta gerekirse, topluluga karsi kendisinin ters düsüncelerini, toplulugun önünde oldugu halde söylerdi. Muhammed Salih'in idealizmi, onun bütün siyasî faaliyetine, kendisinin kurdugu her türlü siyasî teskilatlara kendi damgasini vurdu. Bu hususiyet onun günlük siyasî konjüktürü anlamamasina ve bazi taktik hatalarina sebep oldu, saniyorum. Lakin hadiseleri disaridan gözlemleyip, onlara bir kaç yil geçtikten sonra bakinca, Muhammed Salih'in arzu ettigi müstakil, demokratik devlet bugün söylendigi gibi pragmatik iktisatçilar tarafindan degil, idealist-sosyologlarca kurulmasinin mümkün oldugu ortaya çikiyor. Zira, halka yüce bir gaye vermeden, onun dertlerini bilmeden, halki "ileriye" hareket ettirmek zor.

1988'e gelindiginde Yazarlar Cemiyeti'nde cumhuriyetin iç siyasetine tesir etme gücüne sahip bir cemaat olustu. O dereceye geldi ki, Özbekistan Komünist Partisi birinci sekreteri R. Nisanov bazi meseleleri Yazarlar Cemiyeti'nin toplantilarinda muhakeme eder oldu. 1988'in mayisinda Muhammed Salih Yazarlar Cemiyeti sekreterligine seçildi. Muhammed Salih Cemiyet tarihinde ilk komünist olmayan sekreterdi. Bu yüzden Özbek Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin ülkü sekreteri Halmuhamedov, Muhammed Salih'i makamina çagirarak, derhal partiye üye olmasini tavsiye etti, "aksi halde sekreterlikten alinacagini" bildirdi. Muhammed Salih, bu tavsiyesi reddetti. Bunun disinda, Muhammed Salih'in etrafinda toplanan topluluk gün geçtikçe faaliyetini daha da arttiriyordu. Halk bu toplulugu açikça destekliyordu.

Mezkur toplulugun tesebbüsüyle, 11 kasim 1988'de söz yazari, bestekâr ve yorumcu Dedehan Hasan'in evinde "Birlik Halk Hareketi" kuruldu. Bugün kendisin "Birlik"in kurucularindanim, diye dolasan Abdurahim Polatov ve kardesi Abdumennab Polatov bu toplantiya tamamen tesadüfî olarak, sair Rauf Parfi'ye eslik ederek gelmislerdi. Bu hususu Dedehan Hasan söyle anlatiyor : Ben Muhammed Salih'e her türlü süpheli kisileri bu ise sokmamak gerektigini söyledim. Salih : "Begcan Tasmuhammedov bu süpheli kisinin ilim adami oldugunu söylüyor, bize ilim adamlari gerek", dedi. Bu konusmadan itibaren Abdurahim Polatov bize yapisti kaldi".

"Birlik"in kurucularinin büyük kismi halk arasinda taninan yazar ve sairlerden olusmaktaydi. Böyle olmasi da tabiiydi, çünkü halk kendisinin tanidigi adamin arkasindan gider. Alimlerden yalnizca akademisyen Bek Tasmuhammedov "Birlik"in teskil komitesinde kabul edilen kararin altina imza atmisti.

Böylece, Sovyet Özbekistani'nin tarihinde ilk defa halkin kendi iradesiyle kurulan bir toplumsal ve siyasî teskilat devletin tam gözü önünde kurulup, sekillenmeye basladi. Devlet ise, bunu bütün organlari ile seyretmekteydi. KGB, herhalde, Merkezî Komite'ye böyle rapor etmis olmali.

Elbette, tezlikle bu hareketi yok etme çareleri arastirildi. Ilk olarak hareketin ideologu olan Muhammed Salih'in sesini kesmek gerekliydi. Derhal operasyon basladi : 15 Aralik 1988 günü Özbekistan'in üç büyük gazetesinde büyük tenkitler yayinlandi. Tenkit "Gerçekleri söyleyen Muhammed Salih'in iki çesit sözü" baslikliydi. Bu yazida Salih'in "New York Times" gazetesinde yayinlanan röportaji yerilerek, kendisini Ruslara karsi milliyetçilik hatta irkçilikla suçlanarak, Gebbels'e benzetilmekteydi. Hülasa, tenkit makalesinde Salih Özbekistan'da Özbek olmayan bütün halklarin düsmani olarak gösteriliyordu.

Makale hükûmetin istedigi neticeyi vermedi. Halk, Muhammed Salih'ten yüz çevirmedi, aksine, bu makaleden sonra insanlar Yazarlar Cemiyeti'ne yigin yigin gelmeye basladi. Çünkü Muhammed Salih'in makaleleri halkin söyleyemedigi dertlerinden baska bir sey degildi. Ayni zamanda, halk arasinda Muhammed Salih'i "tutuklayacaklarmis" dedikodusu yayildi. Dedikoduyu KGB'nin bizzat kendisinin yaymis olmasi da mümkün.

Her ne olduysa da 20 Aralik 1988 günü Taskent'te talebelerin ilk mitingi gerçeklesti. Bu mitingin ana hedefi, Muhammed Salih'i tehdit eden hükûmete karsi kollamakti. Bu miting hakkindaki dedikodular bütün Özbekistan'a yayildi. Çünkü bu miting Sovyet devrinde dogrudan halkin tarafindan gerçeklestirilen ilk mitingdi. Sehir ve kasabalardan Yazarlar Cemiyeti'ne ve hükûmete Muhammed Salih'i destekleyen telgraflar ve mektuplar yagiyordu.

Yazalar Cemiyeti, degisik topluluklarin atesli toplantilar gerçeklestirdigi merkeze dönüstü. Muhammed Salih, Cemiyet sekreterligi görevinden faydalanarak, kendi meslektas doslarini Balti ülkelerine, Ukrayna "ilmî arastirmalar yolculugu" bahanesiyle yeni kurulan halk hareketleriyle tanisarak, alâka kurmalari için göndermeye basladi. Ayni zamanda, sair ve yazarlar Özbekistan'in bütün sehir ve kasabalarina halk hareketini propaganda etmek için gitmeye basladilar.

Harekete taninmis alimleri çekme vazifesini Muhammed Salih'le akademisyen Bek Tasmuhammedov üzerilerine aldilar. Kisa zaman içinde "Birlik"in etrafinda gayet onurlu aydinlar, bilim adamlari toplanmaya basladi.

Ben bu sirada talebelerle çalisma emrini almistim. Bu is benim için zor olmadi, çünkü talebeler sehrindeki aktif gençlerle önceden alâkam vardi. Talebeler arasinda ileri fikirleriyle digerlerinden ayrilan Cuma Tasmetov adli delikanli, talebelerin lideriydi. Onun liderligindeki grup toplantilari çogu zaman, biraz ücra oldugu için benim evimde gerçeklesirdi.

Ocak 1989'da talebeler sehrinde gençlerin ikinci mitingini gerçeklestirdik. Miting "Özbekistan Hür Gençler Birligi" teskilatinin kuruldugunu duyurdu. Böylece gençler belirli bir siyasî güce dönüsmeye basladi.

Ocak ayinin sonunda ben talebeler sehrine tamamen yerlestim ve gençlerin gazetesini çikarmak için harekete giristik. Mart ayinda gençlerin "Erkin Söz (=Hür Söz)" adli gazetesi çikmaya basladi. Politeknik Enstitüsü'nün 5. sinif talebesi olan Cuma Tasmetov teskilat islerini, ben ise talebele arasinda siyasî ve ideolojik meselelerin sorumlusuydum. Cuma Tasmetov kabiliyetli bir teskilatçi olup gençlik hareketleri arasindi kati disiplin yerlestirmeyi basardi. Sayet gece 10 bin talebe mitinge çikmasi gerekiyor diye karar alinsa, ertesi günü mutlaka 10 bin kisi söylenen yerde bulunurdu.

Teskilatimizin programini hazirladik. Teskilatin marsini yazilmasini benden istediler ve ben asagidaki siiri yazdim :

TALEBELER SEHRIGE TALEBELER SEHRINE

Sen uygandiñ - qaytdi çekingen iyman, Sen uyandin, döndü çekilen iman,

Sen uyganding - qaytdi bekingen vicdan. Sen uyandin, döndü kapanan vicdan.

Sen uyganding - qaytdi Vatanga Qur'an, Sen uyandin döndü vatana Kur'an,

Talebeler sehri isyan besigi, Talebeler sehri, isyan besigi,

Erklikke açilgen necat esigi. Hürriyete açilan kurtulus kapisi.

Analar älläsi felekke nida, Analarin ninnisi göklere feryat,

Babalar sälläsi belingge fida. Dedelerin sariklari beline kusak.

Yolingda qollagay bir yalgiz Xuda, Yolunda kollar yalnizca Allah,

Talebeler sehri isyan besigi, Talebeler sehri, isyan besigi,

Erklikke açilgen necat esigi. Hürriyete açilan kurtulus kapisi.

Köp körding hiyleger saylavlarini, Çok gördün hilekârlarin seçimlerini,

Va'deler ezeliy aldavlarini, Vaatleri, ezelden gelen kandirmalarini,

Tilleri burralar, peyravlarini, Çenebazlar, kisacasi,

Talebeler sehri isyan besigi, Talebeler sehri, isyan besigi,

Erklikke açilgen necat esigi. Hürriyete açilan kurtulus kapisi.

Aman bol, ey yurtim pasbani qal'am, Esen ol, ey yurdumun koruyucusu kalem,

Cipsles, qalqisin yüz yillik elem. Birles, kalksin yüz yillik elem.

Talebeler sehri isyan besigi, Talebeler sehri isyan besigi,

Azadlik tugini kötergin ildem, Hürriyet bayragini kaldir derhal,

Erklikke açildi necad esigi. Hürriyete açildi kurtulus kapisi.

Bu mars gençlerin umumî marsina dönüstü. "Hürriyet" radyosundan o zamanlar en çok okunan siir de buydu. Gençlik Hareketi saflari gün geçtikçe genislemeye basladi, simdi onun safina genç bilim adamlari ve genç isçi gruplarindan temsilciler katildi. Ayni günlerde BHH teskil komitesinde taninmis bilim adamlari da katilmaya baslamisti.

Artik Bek Tasmuhammedov'un enstitüde isleri çogalmis olmali ki teskil komitesi toplantisini gerçeklestirme isini geçici olarak Abdurahim Polatov'a devretti. Polatov, çalistigi Sibernetik Enstitüsü'nün parti komitesinden alindigi için yeterince bos vakti vardi.

Dogrusunu söyleyecek olursam, ben Polatov'dan asla hoslanmamisimdir. O BHH'nin ilk toplantisini gerçeklestirmemizden beri gözüme sevimsiz görünmüstür. Rus egitimi alan bu adam Özbek Türkçesine o denli Rusça kelimeler karistirirdi ki "imdad" diyerek kaçasin gelirdi. Yalniz ben degil, gençlerin baska liderleri de Polatov'a olumsuz bakmaya baslamistir. Bunun sebebini daha sonralari anladik. Polatov, Sibernetik Enstitüsü'nün yöneticisi Vasit Qabulov'un arkasindan "yalniz Özbekleri ise alan milliyetçi" diye Moskova'ya devamli sikayet yazmaktan, nami yayilmisti.

BHH'nin teskil komitesininin düzenledigi toplantilarin birisinde, biz gençler de istirak etmistik. Polatov'un yönettigi bu toplanti siddetli tartismaya dönüstü. Hatta kendi meslektaslarinin nefretini kazanan bu kimsenin BHH toplantisini yönetmeye manen hakki yok, diye biz memnuniyetsizligimizi toplantiyi protestoyla terk ederek belirttik.

Aksam yanimiza Ahmed A'zam geldi ve bizleri evine yemege davet etti. Kendi arabasiyla Cuma Tasmetov ile beni evine götürdü. Ikinci kata çiktik, orada Muhammed Salih, Bek Tasmuhammedov, Usman Azim v.s bir de ne görelim Abdurahim Polatov da bulunuyordu. Sert tartismalar basladi. Biz Polatov gibi kendi hocasini "milliyetçi" diye Ruslara jurnalleyen adama karsi oldugumuzu açikça söyledik. Polatov bize karsi konusmadi. Muhammed Salih, sonra Ahmed A'zam "Eski davalari kapatin" diye üstelediler. Mesele kapatildi zannedildi, ama daha bir yil geçmeden Polatov problemi dekrar ortaya çikacagini biz bilemezdik.

Bu küçük toplantida BHH'nin ilk mitingini gerçeklestirmeye karar verdik. Bu mitingden sonra BHH halk arasinda simsek hizinda tanindi ve insanlar yigin yigin Yazarlar Cemiyeti'ne gelir oldu.

18 Mayis 1989 günü BHH'nin tesisi kurultayi yapildi. Kurultaya katilanlarin hepsi Muhammed Salih'i harekete baskan seçilecek zanniyla gelmisti. Lakin öyle olmadi. Muhammed Salih baskanlik adayligindan çekildi ve yerine Abdurahman Polatov'u teklif etti. Polatov ise baskan seçildi.

Idare heyetine 19 kisi seçildi. Bana heyet üyesi olarak kabûl islerini yönetme görevi verildi...

IKINCI KISIM

TASTURMA

Sekizinci Bölüm

- Köylü, uyuyor musun, yoksa hasta misin?, dedi kalin, hiriltili sesle birisi. Gözümü açtim. Düsüncelere daldigimdan, kimin geldigini dahi farketmemisim.

- Baktim ki gözün açik, fakat göz bebeklerin kipirdamiyor, öldü mü nedir diye düsündüm, dedi hafif toplu, orta boylu, bugday renkli 19-20 yaslarindaki delikanli.

- Ismim Baha, ikinci "avul", birinci koridordanim, dedi gürültülü tonda.

- Ismim Sefer, Içisleri Bakanligi'nun bodrumundan getirdiler, dedim. Kogusun kapisi açik duruyordu ve gardiyan görünmüyordu. Kapini önünde üç dört tane karton kutular ve üstünde yorgan dösek, yastiklar yigiliydi. Cezaevinde bu seyleri görüp de üstelik kapini açik bulundugu durumlarda gardiyanin olmamasindan dolayi hayrete düstügümü sezdi galiba ki :

- Siz yer alinda yatarken bir çok seyden habersiz kalmisa benziyorsunuz, aha sunlari kogusa yerlestirelim, sonra izah ederim, dedi Baha ve kapinin önünde duran esyalari içeriye tasimaya basladi.

Bir saat kadar bu islerle mesgul olduk. Elektrikli ocaktan yemek pisirmek için gerek olan her sey mevcuttu. Tanistik da bu arada. Bahadir'in hareketleri degismis, epeyce yumusamisti.

Baha, Taskent'in Karakamis bölgesinden olup 23 yasindaydi. Yeralti dünyasi içerisinde fevkalade önemli emirleri yerine getirmis. Güres, karate, aykido gibi spor okullarinda hocalik yapmis. Içki ve sigara içmez, uyusturucu madde kullanmazdi. Yeralti dünyasinin kanunlari islemis ve 1993'ün ocak ve nisan aylarinda Taskent'te dört defa gayrikanunî eylem yapmisti. Bu eylemlerin birisinde, Içisleri Bakan yardimcisinin kardesi, korumalari ile birlikte öldürülmüstü. Öldürülen bu grup, Içisleri Bakanliginin himayesinde, yeralti dünyasindaki mafya ile ugrasiyordu. Bu grubun suçlari hakkinda Bahadir'in elinde belgeler olmali ki onun terör eylemlerinin yargilanmasi durdurulmustu.

- Sefer agabey, yeralti dünyasi Tasturma'da hapishane kanunlarina uygun kendi sözünü geçirir. Burada bodrum istisna, lakin biz kendimize uygun sartlar olusturmamiz mümkün. Su anda, Tasturma'da 13 bin hükümlü mevcut. Aslinda ise, Tasturma 4 bin kisilik. Yer altindaki cezaevleri bin kisilik. Orada daha fazla adam bulundurulmaz. Bu durumda üst katlarda 3 bin yerine 12 bin kisi yatmakta. Yaz aylarinda burada hava yetismez, bulasici hastaliklardan yüzlerce adam ölüp gider. Az evvel duyduguma göre, Özbekistan'daki sehirlerde bulunan Içisleri Bakanligina binalarin avlulari dahi cezaevine dönüstürülmüs. Sorgulama esnasinda saniklarin tirnaklarinin arasina igne sokarak iskence ediyorlar. Mesela, Taskent sehir polis idaresinin sorgulama subesinde elektrik ile, yüzüne gaz maskesi giydirerek, ayagindan asmaktalar, hatta cinsel organlarina elektrik vererek iskence ediyorlar. Sanik bu iskencelere maruz kalmamak için sorgulayan kisinin iddia ettigi suçu üstlenerek ifadesini imzalamakta. Kim imzalamazsa, düzenli araliklarla iskence edilmekte ve iskenceden sonraysa sanik çok yasamiyor, dedi Bahadir içini çekerek.

- Bütün bunlari bana neden anlatiyorsunuz?, dedim ben.

- Iste bu kitaplar Sovyetler zamanindaki cezaevleri hakkinda, - diyerek iki adet kalin kitabi eline aldi Baha, - içinde Özbekistan'daki vaziyet hakkinda hiç bir sey yok. Disarida gazete dahi okumazdim, burada düzünelerce kitabi bitirdim. Benim gibiler cezaevlerinde de rahat yasarlar. Belki bana ölüm cezasi verilir. Lakin ben adaletsizlige karsi adaletsizlik yaptim. Vakti gelip de kitap yazarsaniz önemli degil benden sövgüyle bahsedin, lakin ehemmiyetsiz bir suç isleyip neticede iskenceden veya hastaliktan dolayi ölüp gitmekte olan zavallilar hakkinda dogruyu yazin.

Baha elindeki kitaplari bana uzatti.

Kitaplarin birisinde uydurma bir suçla hapis cezasi çeken "Molodyoj Tadjikistana" gazetesi muhabiri Aleksandr Sokolov'un Sovyet cezaevlerinde yasadiklari anlatiyordu.

Kitabi, hemen hemen iki gün boyunca basimi kaldirmadan okuyup bitirdim. Yasadiklarimi o günden itibaren gizlice yazmaya basladim. Haftada iki defa bütün hücreler kontrol edilirdi. Kontrolü idarece hazirlanan listeye göre uzman kisiler yapardi. Listede özel yerim oldugundan beni daha siki kontrol ederlerdi. Buna ragmen, yazmakta oldugum hatiralarimin bazi kisimlarini disariya yollamayi basarmistim. Iste bu kitap o hatiralara dayanarak yazildi.

Genel olarak, Özbekistan'daki cezaevlerinde haber toplamak çok kolaydir. Bunun için para olmasi yeterli. Ben üç yil boyunca rüsvet almayan tek bir görevliye rastlamadim. Rüsvet, o derecede ki, rüsvet veren hükümlü gece cezaevinden çikip, sabahleyin geri gelirdi.

Böylesi "gece seyahatleri" hakkinda Semerkantli hükümlü Perde Ahatov bir hikaye anlatmisti. Onunla 1994'de Karsi vilayetindeki UYA 64-49 numarali cezaevinde karsilasmistim. Onun hikayesi söyle : "1964 senesi Semerkant'ta dogdum, Semerkant Ticaret Enstitüsü'nü bitirdim. Önce Semerkant çay çini tamir fabrikasinda, 50 bin dolar rüsvet vererek ambar müdürü oldum. Daha sonra 100 bin dolar rüsvet verip, Semerkant deri atöylesi müdürü oldum. Taskent'teki yeralti dünyasi, gelirn %90'nini gelip götürürlerdi. Ortada anlasmazlik çikti. Biz, dört kardes silahli grup kurduk. Önce Semerkant'i ele geçirdik. Hatta sehrin valisi Polat Abdurahmanov dahi benden korkardi. Çünkü onun kendisi de rüsvet yiyen birisiydi.

1991 yilinda Cehangir Memetov adli gazeteci, milletvekili, benim arkamdan bilgi topladigini söyledi. Araya Bulungur ilçe kaymakamini koyarak gazeteciyi susturdum. Kendisine epeyce para verdim ve bir ay içinde sahane bir ev yaptirdim. O, bu eve tasindiktan sonra benim hakkimdaki bilgileri açikladi ve beni tutukladilar. Iki kardesim ve koruyucularimdan üçüne agir ceza verildi. Gazeteci benim yaptirdigim evde rahatça yasamaktaydi. Ama bunlarin geçici oldugunu bilmiyordu.

Özbekistan'da rüsvet almayan idareci yoktur. Dolayisiyla Tasturma amiri de rüsvet alir. Bir gün ben Tasturma'dan çikip, dogru Semerkant'a gittim. Gazeteci evde yokmus. Evini yaktirdim ve adamlarima kendisini bularak, yok etmelerini emrettim. Sabahleyin Tasturma'ya vaktinde gelemedim", diye Perde hikayesini tamamladi.

Bu olaydan sonra Tasturma amiri tutuklandi. Simdi Zerefsan sehrindeki UYA-48 nolu cezaevinde cezasini çekmekte. Elbette, böyle "gece seyahatleri" büyük paralar karsiliginda ayarlanirdi. Parasi olmayanlar, cezaevinde tipki disaridaki fakirler gibi, hiç bir "seyahate" çikamazlar.

Cezaevindeki suçlularin %60'i esasen fakirlikten dolayi meydana gelen önemsiz suçlardan hüküm giymislerdir. Ben bu zavallilarin içinde, issizlikten aç kalarak, iki tavuk çaldiklari için 5 yila mahkûm edilenleri gördüm. Komsusunun esegine sormadan binip gittigi için 3 yil hapis cezasi alan biçareyi, dayisinin keçisini kesip yediklerinden dolayi birine 4 yil, digerine 5 yil hapis cezasi verilen kara talihlileri gördüm. Onlari büyük çogunlugu evli. Onlarin çocuklari da yoksulluktan ötürü kötü islere bulasmalari sözkonusu...

Her türlü suçu cezalandirmak gerek, lakin bu insaf ve kanuna uygun olmaliymis. 36 yasindaki yüksek tahsilli Andicanli Yuriy Tsefko, ana vatani Ukrayna'ya ailesiyle birlikte göçmüs gitmis. Alti aydan sonra Andican'daki hususî evini satmak için geri gelmis. Geç vakitte evine geldiginde evinde bir polisin oturmakta oldugunu görmüs. Yura, kendisini Ukrayna'da sandi galiba ki kanunun uygulanmasini istemis. Neticede, zavalliyi hapsetmisler. Ben onun suçlanma belgesini ve Andican mahkemesinin hükmünü okuyarak deshete kapildim. Bir sisesi 8 som olan "Ruskaya vodka (=Rus votkasi)" için 8 yil hapis cezasi vermisler. Bu da yetmiyormus gibi evini de müsadere etmisler. Böyle adaletsiz hükümlerle hapsedilen yüzlerce hükümlünün mahkeme kararlarindan iktibaslar yapmak mümkün. Stalin devrinde sinavdan geçen bütün adaletsizliklerin maksadi halki korkutmakti. Milleti korku, eziklik ve fakirlikte yasatmak komünist devletlerin idare metodlarindan birisiydi.

Kerimov komünistti, bagimsizliktan sonra daha da komünistlesti. O Özbekistan'i, gök yüzü altindaki büyük bir kafese çevirdi. Kafese dönüsen vatanda kendisinin de bir esir oldugunu henüz anlamis degil.

1995'de baskan Kerimov'un en yakin danismanlarindan biri olan Mevlan Umrzakov'un yüzbinlerce dolar rüsvet aldigi ortaya çikti. Bu danismanin mahkemesi Özbekistan'da rüsvetin, en üst kademedeki devlet görevlilerine kadar bulastigi isbatlanmis oldu.

Ben, üç yil boyunca rüsvet suçundan dolayi hapsedilen sabik devlet adamlariyla sohbetleserek ve baska inanilir kaynaklardan Özbekistan devlet kademelerininin fiyatni belirlemeye çalistim:

Eyalet valiligi : 500. 000 $

Eyalet savciligi, mahkeme reisligi : 200.000 $

Içisleri Bakanligi Idare baskanligi : 100.000 $

Bakanliklar : 50.000 $

Kaymakamliklar : 100.000 $

Ilçe savciligi, mahkeme reisligi : 50.000 $

Özbekistan'daki en üst kademeden en alt kademeye kadar rüsvet yeme hakkinda yabanci ülke mensuplarindan da duymak mümkün. Bilhassa, ticaret sebebiyle Özbekistan'da bulunanlar, adim basi rüsvet yemeyle karsilasiyorlar. Yavas yavas onlar da rüsvet vermeye alisiyorlar. Çünkü is yapabilmenin baska yolu yok burada.

Sonraki yillarda Baskan Kerimov, halka yaranmak için rüsvet yiyenlerle mücadele ediyor görünüp, kendi memurlarini sik sik hapsetmeyi, isten çikarmayi adet edindi. Son üç yil içinde onlarca devlet erbabi rüsvet suçuyla hapsedildi. Yine rüsvetle ilgili olarak bütün sehir ve kasabalarin yöneticileri ikiser üçer defadan degistirildi. Devamli savcilar, hakimler isten alinmakta, ama rüsvet yeme durma yerine aksine, günden güne armakta.

Özbekistan'daki rüsvet yeme, ilk olarak rejimin geçiciliginden korkarak, zamanini firsat bilerek, ikinci olarak, devlet görevlilerinin bu diktatör rejime sadakatini madden arttirmak maksadiyla planli bir sekilde yürütülen bir siyasettir.

Ben Tasturma'nin 1. Özel bodrum cezaevi 00.20 nolu kogusunda yatarken, Içisleri Bakanligi ve yeralti dünyasi arasindaki çekismenin sebebinin maddî menfaat, yani milyonlarca dolar oldugunu kogustasim, yarin öbür gün idamini bekleyen Bahadir'a anlatamazdim. O genç ve cahildi. Ona, yeralti dünyasiyla mafya ayni sey diye anlatmislar. Mafyanin ne denli genis boyutlarda faaliyet gösteren müthis bir sirket oldugunu, onun akli almaz. Bu delikanli bu güne dek kendisinin kime hizmet ettigini de anlamis degil. Ayni sekilde, memlekette diktatörlügü saglamlastirmaya yardim eden mafyanin kendi adamlarini düsünmeden kurban ettiklerini tasavvur edemez.

Yeralti dünyasi, mafyanin bir kanadiysa, onun diger kanadi hükûmettir. Daha da açik söyleyecek olursak, bugün hükûmetin basi "ben mafyayi ve suçlulari çalistiriyorum", zannediyor. Aslinda ise mafya suç gruplarini ve hükûmeti kendi çikari için kullaniyor. Bugün bakanlari göreve Baskan Kerimov degil, mafya tayin ediyor. Hirsiz ve eskiyayi da mafya kontrol ediyor, Kerimov degil.

Dokuncu Bölüm

Bir kaç gün geçtikten sonra kogusumuza Bahadir'in dostunu getirdiler. Kendisini Mahamat diye tanitan, otuz yaslarindaki uzun boylu, kuvvetli, yüzü çiçek bozmasi, sarisin bu delikanli çok asabîydi.

Bu delikanliTaskent'in Sirgali ilçesinde yeralti dünyasi meclisinin silahli korumasi görevini yapmis. Bir gün toplanti yapilan yerini OMON sariyor ve silahli çatisma basliyor. Mahamat dört polisi vurur.

Kendisinin agir cezaya çarptirildigini ögrendikten sonra daha da asabî olmus, nöbetçi ve gardiyanlarla devamli kavga çikarirdi. Savcilar, hakimler, Içisleri Bakanligi mensuplari içerisinde suç sebekeleriyle isbirligi halinde olup, rüsvet alan kisilerin adlarini açikça söyler dururdu. Kendisi bizzat suç sebekeleriyle, üst kademeli devlet görevlileri arasinda kuryelik yaptigindan dolayi çok seyi bilirdi. Mahamat, Baha ile bazan tartisir ve çok miktarda para vermek gerekse bile, bu agir cezadan kurtarmalarini isterdi. Güvenlik görevlileri bu kogusun kapisina yalnizca gündüzleri kilit vururlar, geceleri ise sabaha kadar açik dururdu.

Ben, 25 kasim 1993 günü, Tasturma amirine istek mektubu yazdim. Istek mektubunun kisaca muhtevasi söyleydi :

"Beni bes aydan beri hiç bir dayanaginiz olmaksizin, sorgusuz ve yargisiz tutmaktasiniz. Taskent sehir savcisinin yaptirimlari bes aydan sonra kanunî gücünü kaybedecek.

Avukatlarim Egosin ve Hamiddul Zeyniddinov ile görüsme hakkimin verilmesini taleb ediyorum. Sayet taleplerim yerine getirilmezse, siyasî açlik grevine baslamaya mecbur kalacagim".

Ertesi günü sorgulama odasina götürdüler. Koguslardaki feryat figanlar, bagirti çagirtilar daimî hal imis. Bu defa da aynen bir önceki gibi, koridor sonundaki odaya götürdüler. Odada karim Qurbanay, "Millî Meclis" mahkemesi esnasinda "Erk Partisi" sekreteri profesör Atanazar Aripov'u savunan avukat Dildare Saidmahmudova ile beraber oturuyordu. Hallestikten sonra Qurbanay'a genel vaziyeti anlattim. Siyasî açlik grevine hazirlanmakta oldugumu ve taleplerim yerine getirilmedikçe grevin devam edecegini belirttim. Dildare, böyle yapmayin diye rica etmeye basladi.

- Dildare, eger siz benim haksiz ve suçsuz yere hapsedildigime inanmiyorsaniz, bu ise karismayin, dedim.

- Sefercan, sizin meselenizin, siyasî oldugunu herkes biliyor, lakin bunu söyleyen kisi size avukatlik yapamaz, onu derhal uzaklastirirlar, bunu bilmeniz gerek, dedi Dildare.

- Eger durum buysa, beni savunmayi kabul etmeyin, böylece kurtulursunuz vesselam, dedim ben.

- Öyle dahi yapsam, isten çikarilirim. Iki ate sin ortasina atarlar, diye iç çekti Dildare.

Kendisinin müdafaaya ihtiyaci olan, avukat Dildare Saidmahmudova'ya acidim. Biz bir karara gelemedik ve Dildare beni Qurbanay ile bes dakika yalniz birakip koridora çikti. Qurbanay, Dildare'nin iyi bir hanim oldugunu, siyasî oyunlara kurban edildigini ve kendisinin bu durumdan nasil kurtulacagini bilemedigini söyledi.

Qurbanay ile anlastik. Sayet 27 kasima kadar, talep ettigim avukatlara izin verilmezse, istek mektubu milletlerarasi teskilatlara ulastirilacak.

Qurbanay ile daha vedalasmadan, tekrar 00-20 nolu kogusa götürdüler.

On bes gün sonra, 27 kasimdan itibaren süresiz siyasî açlik grevine basladim. Ayni gün Tasturma müdür muavinin yanina çikardilar. Muavin, görkemli ve süslenmis odanin ortasina oturup, bendenizin basindan ayagina bakti ve beni getiren görevlilere disarida beklemelerini isaret etti. Esmer, uzun boylu, yüzünün iki üç yerinde kesik bulunan ve üniformasindan yarbay oldugu anlasilan bu adam yerinden kalkti ve bana dogru gelmeye basladi. Onun görünüsünde bir terslik oldugu seziliyordu ve ben her ihtimale karsi, olmasi muhtemel saldiriya hazirlikli durdum, ama bana yaklastiginda onun görünüsünde sahte bir yumusaklik peyda oldu :

- Sefercan, yazdiginiz talep mektubunuzu okudum, eger siradan bir tutuklu olsaydiniz "tozunu attirin" demem yeterliydi, bir hafta, on günden sonra morga götürülürdünüz, dedi Tacik aksaniyla.

- Ben Özbekistan kanunlari dairesinde haklarimi istiyorum sadece, dedim.

- Özbekistan'da Kerimov'un dedigi olur, istersek sorgusuz, yargilamasiz yillarca hapsederiz. Sizler kime karsi mücadele ettiginizi bilmiyorsunuz, galiba, derken yüzünde tekrar gazap peyda oldu.

Böyle bir zamanda öfkeyle siddet kullanmasinin mümkün oldugun anladi galiba ki, odanin ortasindaki yerine gidip oturdu. Iki üç dakika bir seyler yazdi çizdi, sonra bir yerlere telefon açarak hakkimda konustu.

Kapi açildi ve beyaz giysili, kisa boylu, sol yanagi benle kapli, çirkin birisi Tasturma'nin bas hekimini getirdi.

- Iste bu siyasetçi, açlik grevi ilan etmis. Bunu simdi tek kisilik hücreye koyacaklar. Sizler bunu devamli kontrol edeceksiniz. Gerekirse, her gün röntgenle midesi kontrol edilsin. Gizlice bir seyler yerse, hakkinda ilave olarak dava açacagiz. Özbekistan ceza kanununda "sahtekarlik" suçu için bes yila kadar ceza verilir. Dört bes günden sonra kendisi yemek için yalvaracak, diye güldü müdür muavini.

"Nöbetçi girsin" buyrugundan sonra görevliler beni kabulhaneye götürdüler. Iki üç dakika sonra doktor müdür muavininin odasindan çikti ve onunla birinci kata indik. Koridorun sag tarafindaki demir kapidan içeriye girdik. Içerisi gayet tertipliydi. Demir kapilari saymazsak, disaridaki merkezî hastanelere benzerdi. Her yerde çiçek açmis bitkiler ve kafeslerde çesit çesit kuslar ötmekteydi. Akvaryumlarda rengarenk küçük baliklar güya dünyada hiç hapishane, hiç zulüm yokmus gibi sakin yüzmekteydi. Buranin adamlari da mahkûmlara benzemezlerdi. Spor giysilerini giyinmis, sevgilisiyle bulusmaya gidiyormus gibi süslenmis bu genç, gözleri parlayan delikanlilar, oraya buraya kosusturur veya salondaki masalarda satranç, tavla v.s gibi oyunlar oynayarak hosça vakit geçirirlerdi.

Bas hekimin odasi koridorun tam sonundaymis. Manzara beni öylesine kendisine celp etti ki, bana eslik eden bekçinin nerede bizden ayrildigini farketmemisim bile.

Küçük, ama zevkle dösenmis bir odaya girdik. Doktor nerede olursa olsun, doktor ister ki yüzü çirkin hatta korkunç dahi olsa, muamelesi biraz insanîydi. Yan yana yerlestirilen koltugu göstererek oturmami söyledi. Midemdeki yaranin ne zamandir bulundugunu, hangi zamanlarda agrinin arttigini ve benzeri sorgu suallerden sonra açlik grevine baslamam meselesine geldik.

- Kendiniz zor ayakta duruyorsunuz, buna ilaveten açlik grevi yapacagim diyorsunuz. Haniminiz, oglunuz varmis, onlari düsünün hiç olmazsa. Hükûmeti açlik greviyle korkutmayi mi düsünüyorsunuz? Ben burada on yildan fazla bir zamandir çalisiyorum, lakin herhangi bir mahkûmun açlik grevi neticesinde bir seyler elde ettigini duymadim. Hatta dudaklarini dikenleri dahi gördüm. Iyi ki siz gözetimdeki birisiniz, aksi halde, sizinle konusmazlardi bile. Ölür müsünüz, kim bilecek. Hala geç sayilmaz, iyi düsünün. Iste burayi gördünüz, burada sizin gibilere yer bulunur. Yukaridakiler ne derlerse peki deyip, burada rahat rahat yasasaniz olmaz mi? Ne bekliyorsunuz, sizi yargilamadan, bagislayin, hata yapmisiz, diyerek birakamalarini mi? Iyice düsünün, bile bile uçurumdan atlamayin. Ailenizi de perisan etmissiniz, dedi ve masasi üstündeki dosyadan bir kaç evraki bana uzatti.

Evraklar Taskent Tip Enstitüsü kliniginde tedavi gördügüme ve teshislere dairdi, ayrica milletlerarasi Kizilay cemiyetinde, Ingiliz Kizilhaç cemiyetinin Özbekistan bölümündendi. Evraklar arasinda esim Qurbanay Reyimova'yin dilekçesinden de iktibaslar vardi.

"Özbekistan Cumhuriyeti milletlerarasi Kizilay cemiyeti baskanina, Mirza Ulugbek ilçesi, Yakub Kalas sokagi, 22. nolu evide ikamet eden Qurbanay Reyimova tarafindan

Dilekçe

Muhterem milletlerarasi Kizilay cemiyeti baskani! Benim esim Sefer Bekcan Erk Demokratik Partisi'nin kurucularindan birisiydi. Bugün ise Sefer Bekcan ne tür oldugunu bilmedigim altin parayi çaldi töhmetiyle 27 temmuzdan beri Tasturma'nin rutubetli bodrumunda, kötü vaziyette hapiste tutulmakta. Bütün bu geçen aylar boyunca onun avukati Dildare Saidmahmudova'yla yalnizca bir defa görüsmesine izin verildi. Sefer Bekcan'in sagligi son derece bozuk. Kendisi tutuklanmadan önce de pehrizdeydi. Çünkü midesinde yara bulunuyor, simdi de duyduguma göre, beyimin sagligi son derece agir vaziyette. Yakinlarda savci Erges Cöreyev, avukat D. Saidmahmudova'ya Sefer Bekcan'in sagligi kötülesti, özel bakim odasina alacagiz demis. Eger Sefer Bekcan'a derhal tibbî yardimda bulunulmazsa, hastaligin sonunun vahim olmasi mümkün.

Basvurmadigim kapi kalmadi, son ümidim sizlerde. Lütfen, esimin sagligini düzeltmeye, Tasturma'nin rutubetli ve karanlik bodrumundan çikarilarak saliverilmesine yardim ediniz. Esim sorgusuz ve mahmekesiz alikonulmakta. Sizlere ümid ve inançla arzeden Qurbanay Reyimova.

11 Kasim 1993".

Bu evraklari gördükten sonra ortaya çikmasi mümkün her türlü tereddüdün tamiri kurumustu. Demek ki beni serbest birakmak için insanlar bir seyler yapiyorlardi. Bunlar ne kadar tehdit etselerde, milletlerarasi kamuoyundan netice de korkuyorlardi. O taraflarda "açlik grevi yapilar" diye gürültü koparilirken, ben burada nese içinde cezaevi kliniginde yorgunluk atmam mümkün degildi. Böyle bir oyun, beni bizzat nefret ettigim o komünist hilekarlardan birisine dönüstürmüs olurdu.

- Ben hapishanede rahat yasamak için siyasî açlik grevi yapiyor degilim. Niçin tutuklandigimi bilmedigim için, sorgusuz, mahkemesiz, savunmasiz cezalandirdiklari için siyasî açlik grevi yapiyorum. Yazmadigim yer kalmadi, hiç bir cevap yok. Belki de bu benim son imkanimdir, dedim.

Bas hekim sesini çikarmadi. Kapinin yanina giderek "güvenlik görevlisini çagirin" dedi. Koridora çiktik, karni büyüklerden bir ikisi baslarini sallayarak selam verdiler. Sik giyimli delikanlilardan biris gelip benimle tokalasarak görüstü ve kenara çekti :

- Sefer agabey, dostlariniz "fonar"dan selam söylediler. Her gün soruyorlar. Sessizce oturursaniz, bodrumdan çikarmaz bunlar, diye kulagima fisildardi.

Bu manzarayi hiç bir sey bilmiyormus gibi, önemsemeden bekleyen güvenlik görevlisinin eline karni büyüklerden biri bir kutu Marlboro tutusturdu. Görevli sigarayi cebine sokarken, bana "gidiyoruz" diye isaret etti.

Böylece, yer altindaki cezaevinin 00-17. ceza hücresinde siyasî açlik grevi basladi. Bu defa artik epece tecrübeliydim. Açlik grevinden önce mideyi temizlemek gerekiyordu. Suyu ölçmenin imkani yoktu. Tahmin ederek, üç ila bes litre arasi miktarda su içtim. Tutuklunun küçük metal bardagi 250 gramlik. Eger bardakla yavas yavas içilirse, bir iki litreden fazla su içmek zor. Çesmeden nefesin kesilene kadar iki defa içersen yeter. Kendiliginden, irinle karisik su agzindan fiskiye gibi fiskirarak çikiverir. Bu insani içinin temizlemesi için en köklü çözüm yolu. Bu beni iki gün sonraki nefes almami engelleyecek derecedeki agiz kokusundan kurtarirdi.

Bes gün içinde gözetimcilerden baska kimse hücre kapisinin penceresini dahi açmadi. Altinci gün sabahleyin bas hekim geldi. Gayet soguk tavirla halimi sordu, tansiyonumu ölçtü ve dilime bakarken :

- Normalde tansiyonunuz kaç oluyordu?, diye sordu.

- 110'a 90 etrafindaydi, dedim.

Gardiyani çagirdi ve "Sançasta götürülsün, röntgen çekilecek", dedi.

Sançastin röntgen bölümüne götürdüler. Özbekçeyi Rusçayla karisik konusan yasi geçkin bir Koreli hanim, beni görünce gülüverdi ve :

- "Kör" görüyor yahu, iç organlarini hallettin mi?, dedi ve elimden tutarak, röntgen aletinin yanina sürükledi.

Güvenlik görevlisi kapiyi disaridan kapatti ve oda kapkaranlik oldu.

- On iki parmak bagirsaginin üç yerinde yara var. Iyilesiyor, hangi ilaci kullaniyorsun?, dedi kadin.

- Agzima bir sey almayali bugün tam alti gün oldu, açlik grevi yapiyorum, dedim.

- Yine iki üç gün greve dayanabilirsen, yaralarinin tamamen kapanarak yok olmasi mümkün, deyince, bu hanimi benim hakkimda ya hiç bir sey bilmiyor veya bana bilmezlenerek yardim etmeye çalisiyor, diye düsündüm.

Yine o 00-17. nolu hücreye geri getirdiler. Hücrede anlayamadigim bir degisiklik var gibiydi. Bir yerlerden sicaklik geliyordu. Kalorifer peteklerini tuttum, buz gibiydi. Egilip ranzanin altina baktigimda, elektrikli isitici çalisiyordu. Ranzanin üstündeki nemli olan dösek epey siserek kalinlasmisti. Allah esirgeyecegim derse, kirk yillik savas meydaninda dahi insan sag kalirmis. Birileri yahut bir seyleri müsebbip yapar, o kadar.

Nihayet, burada yine hatiralara daldim. Zira, yapacak baska bir is de yok. Bu alti tarafi beton duvardan hatiralar ancak vasitasiyla aydinlik dünyayi görmeye çikmak mümkün. Evet, 1989 haziraninin baslariydi.

1989 yili, Sovyetler Birligi'nde mühim vakialar yili oldu. Yeniden yapilanma politikasi M. S. Gorbaçev'in ihtiyarindan çikmaya basladi. O büyük devleti yönetmek için siyasî mesuliyeti halkla paylasmak, baska bir ifadeyle, bu mesuliyetin büyükçe kismini halkin omzuna yüklemek lazimdi. Bunun için Gorbaçev'e daha genis yetkiler kazandiracak demokratik seçimler gerekiyordu. Bu yetkiler ayni zamanda, islahatlara karsi çikmakta olan güçleri durdurmak için de gerekliydi.

Özbekistan, Sovyetler Birligi'nin nüfuz cihetinden dördüncü ve islahatlara karsi güç cihetinden birinci cumhuriyeti idi. Özbekistan komünistleri Moskova'nin en inanilir lejyonlarindan birisiydi.

1989 Subati Sovyetler Birligi'nin Yüksek Sovyeti için seçim ayi oldu. Bu seçim henüz peyda olan BHH için kendi propagandasini yapmasi için imkan minberiydi.

Taskent sehrinin Sabir Rahimov semtini temsil eden talebeler kasabasi toplantilarinda Muhammed Salih aday olarak gösterildi. Hiç bir maddî imkani olmayip yalniz bursla yasayan talebeler akil almaz derecede çok toplantilar tertip ettiler. Muhammed Salih'in siyasî minberde yükselmesinden korkan Özbekistan Komünist Partisi Merkez Komitesi sekreteri Anisçev, Taskent bölge sekreteri Satin, ayni zamanda hükûmete yakin olan müftü Muhammed Sadik'in adayi Muhammed Salih'e karsi çikarmak istedi, ama Salih kültür seviyesini göstererek, mütfü kendi mintikasindan, adayini alarak, Kuybisev ilçesinden çikarmaya razi oldu. Daha dogrusu kendisi adayliga adaydi. Seçmenlerin temsilcileriyle Orda'daki tektilciler sarayinda beklenmedik bir konusma yapti. O yillarda Residov'u tenkit etmek gayet moda olmustu, ama Salih konusmasiyla bu modayi bozdu : "Bir zamanar Seraf Residov'a secde edip, ayagini yalayanlar, bugün o öldükten sonra, ona tas atiyorlar", dedi söz arasinda. Bu konusmanin, aslinda faydasindan zarari çoktu. Çünkü o zamanlar devlet idaresi tamamen o ayak yalayan yalakacilardan ibaret olup, Muhammed Salih'in bu konusmasini affedemezler.

O zamanlar Muhammed Salih'in güvenilir adamlarindan olan Abdumennab Polatov ile Suhret Ismetullayev "Muhammed Salih milletvekili oluncaya kadar ses çikarmadan beklemek gerek idi", demislerdi. Lakin iki yüzlülüge iki yüzlülük ile cevap vermek Muhammed Salih'in hayat tarzi degildi.

Beklendigi gibi, Muhammed Salih'in adayi gösterilmedi. Bunun üzerine kendi taraftarlarini müftü Muhammed Sadik'a oy vermeye çagirdi.

Seçimden sonra Yazarlar Birligi baskani Adil Yakubov ile Muhammed Salih Merkez Komiteye "mühim" bir sohbete gelmeleri istendi. Onlarin arasinda Birligin Komünist Partisi sekreteri Ibrahim Rahim de vardi. O bu olayi söyle anlatiyor :

"Merkez Komite'nin altinci katina çiktik. Bizzat baskan çagiriyordu. Odaya girdik, bas kösede Refik Nisanov, sekreter Anisçev, Halmuhamedov oturuyorlardi. Selamlastiktan sonra Refik Nisanoviç dogru meseleye girdi :

- Muhammed Salih sizi SSCB milletvekilligine seçtirmedikleri için üzülmeyin. Iste, Taskent'in Kirov bölgesinde Özbekistan Yüksek Sovyeti milletvekilligi yeri bosaldi. Adil agabey, oradan bu bey derhal aday gösterin, dedi Refik Nisanov.

- Tesekkür ederim, beni adayliga halk göstermeli. Ben Merkez Komitesinden milletvekili olmayi istemiyorum, dedi Muhammed Salih.

- Dorogoy deputatstvo na doroge ne valyayetsya!, dedi Nisanov biraz öfkeyle.

- Ya toje ne valyayus' na doroge, diye karsilik verdi Muhammed Salih.

Salih'in bu sözü sohbetimize konulan nokta oldu".

Elbette, yazar Ibrahim Rahim bu vakiayi o zamanlar Muhammed Salih'in hatisi olarak anlatmisti. Esasinda, Muhammed Salih'in bu hareketi, kendisini Muhammed Salih yapmis, halk nezdinde itibar kazandirmis faziletlerinden birisiydi.

1989 yazinda Taskent'in merkezî meydanlari mitingçilerle dolup tasti. Özbek Türkçesinin devlet dili yapilmasi, asil talebimizdi. Mitingçiler baska iktisadî ve siyasî talepleride siralar ve bu hususta halkin derdini korkmadan söyleyegelen Muhammed Salih'in fikrini duymayi isterdiler.

Bu siyasî ve iktisadî dramalarla beraber sahsî ve manevî dramalar da gözümüzün önünde dogmaya baslamisti. Abdurahim Poltov BHH'nin baskani olmasina ragmen, halk Muhammed Salih'i dinlemeyi isterdi, sayet o mitingde yoksa, evinden veya isyerinden gidip getirirlerdi. Yahut, Polatov gittigi her yerde kendisinden insanlar : "Siz Muhammed Salih'in yardimcisi misiniz?", diye sorarlardi. Lakin insanlarin bu "ferasetsizligi" Polatov'un ömür boyu Salih'e karsi mücadeleye girismesine sebep olacak diye kimse düsünmemisti. Hased, Polatov misalinde, tipki muhabbet gibi insani harekete geçiren güç oldugunu isbat etti.

Onuncu Bölüm

1989'un eylülüydü. Bir gün sabahleyin ise giderken, Taskent sokaklarina yapistirilan ilanlar gözüme takildi :

"BHH, bugün saat 10.00'da herkesi Lenin meydanindaki mitinge davet eder. Talebimiz : Komünist Partisi'nden haksiz yere atilan BHH baskani Abdurahim Polatov'un Komünist Partisi'e yeniden alinsin!

Idare Heyeti"

Dün aksam hiç bir heyet toplantisi yapilmamisti. Yahut bana söylememislerdi. Niye artik miting birinin komünistligini ispat için yapiliyor? Bu utanç verici degil mi? Belki, bu BHH'nin serefini iki paralik etmek için tezgahlanan bir provokasyondur. Bütün Sovyetler Birligi'nde komünistlerin parti kartlarini yaktiklari bir dönemde ... "Bu provokasyondan baska bir sey degil", fikriyle BHH karargahinin bulundugu Yazarlar Birligi'ne geldim. Üyeler toplanmis, ortalarinda Polatov konusuyordu : "Sayet beni Komünist Partisi'nden atarlarsa, yarin hapse atarlar. Hapsedildikten sonra sizleri de birakmazlar. Heyet toplantisini gerçeklestirmeden, miting ilan etmissem ne olmus yani?..."

Polatov ile tartismak tehlikeliydi. Tartisan kimse derhal "hain" ilan edilir veya baska santaj usulleriyle teskilattan uzaklatirilirdi. Olan olmustu.

Yazarlar Birligi'nin çevresinde 150-200 kadar kisi toplanmisti. Dört kisinin elinde Polatov'u Komünist Partisi'ne geri alinmasini talep eden yazi bulunan pankart vardi. Fakat bu küçük grup henüz bir karara varamadan, polis tarafindan kusatildi ve grubu Inkilap parki etrafindaki yola dogru sürdü, orada joplarla dövmeye basladi, bu grup içinde bulunan Özbekistan'in meshur kadin sairi Gülçehre Nurullayeva da agir yaralandi.

Aksamleyin, Azadlik Radyosunun (Radio Liberty) siyaset yorumcusu Timur Hoca programinda bu konuyu açiklarken, Abdurahim Polatov'a "sizi Komünist Partisi'nden kovarlarsa , bundan dolayi övünmeniz gerekirdi" seklinde yorumda bulundu. Diger haber ajanslari da bu utanç verici olaydan dolayi kendi üzüntülerini açikladilar.

Bu utanç verici hadise suurlu Özbek aydinlarinin yirmi yil boyunca çayhanelerde (=kahvehanelerde) ve bodrumlarda arzu ederek, nihayet ulastigimiz millî uyanis hareketine atilan balçikti.

Ayni günün aksami BHH'yi kuran sair ve yazarlar toplandi. Osman Azim söz alarak, BHH'yi orada bulananlardan herkesin idare etmesi mümkündü, dedi. Yine Muhammed Salih'e pismanlik taslari atildi.

Bence, bu miting vakasi BHH'nin bölünmesi yolunda ilk çatlakti. Zira, artik, Muhammed Salih BHH idare heyetinin toplantilarina hemen hemen gelmeyi birakmisti. M. Salih, kendisini savunarak, "biz sair ve yazarlar halk hareketi teskilatini kurduk ve devrettik, öte tarafini siyasetçiler kendileri devam ettirsin, biz de eserlerimizi yazalim", diyordu. Bu büyük hataydi.

Polatov'u, BHH'den uzaklastirmak zor degildi. Yalniz Polatov'un santaj yapmadaki ustaligi her seferinde kendisini kurtarmistir. Onun sinavdan geçen ve topluma yildirim hiziyla tesir eden kisa nutku söyledir : "Beni, BHH'den atmayi Kerimov söyledi, bana konusanlar Kerimov ile birlik halindeler", diyordu kendisi. Bu bizim saf kalbimizi derhal kandirdi. Biz her seyden daha çok ihaneti sevmezdik. Polatov, daima önümüze ihanete ugramis kisi olarak çikardi.

Kisaca söyleyecek olursak, kasim 1989'a geldigimizde, BHH fiiliyatta bölünmüstü. Abdurahim Polatov, adeti üzere, durmadan yalan uyduruyordu. Polatov'un, "Muhammed Salih, BHH'ye baskan olmayi istiyor" seklindeki iddiasina karsi M. Salih ise "ben asla Birlik Halk Harketi baskanligina adayligimi koymayacagim, aday gösterseler dahi reddederim" diye yemin içerek, duyuru mektubu yazip, bunu hareket merkez komitesine gönderdi. Bu, merkez komite üyelerine daha serbest hareket etmelerine imkan verdi. Hareket baskanini degistirmek imkani ortaya çikmisti. Kurultayin çagirilmasina karar edildi. Polatov'dan da uygun bir yolla M. Salih'ten alinan mektup seklindeki duyuru mektubu alindi. M. Salih'in verdigi sözünün gerçek çikti. BHH baskanligina aday olmasi bir yana, üstüne üstelik normal üyelikten de ayrildi.

Abdurahim Polatov, kendi sözüne sadik kalmayacagini, belki kendisi dahi düsünmemisti. O üstadi Lenin'in "maksada ulasmak için her sey mübah" kaidesine tam anlamiyla uyardi. BHH baskanligindan uzaklastirilmaktan korkarak, kaç yildir hareket kurultayini gerçeklestirmiyordu.

Bizim millî mücadele destanimizda müsbet ve menfi sahsiyetlerin olmasi tabiidir. Ben Muhammed Salih'i sayarim, çünkü kendisi dogru sözlü. Polatov'i saymam, çünkü o yalanci.

Muhammed Salih, benim için siradan parti baskani (baskanlar gayet çok) degil, millî devlet gayesini tasiyan sahistir. Siyasî liderden ziyade millî liderdir. Parti liderligi önemli degil. 1980-1985 yillari arasinda M. Salih evinde oturup siir yazardi, disariya pek çikmazdi, ama liderdi.

BHH içindeki kavga M. Salih'in hareketten ayrilmasindan (kendisi 1989 kasimindan itibaren istifa etmisti) sonra da bos durmadi. Etrafina bir günde yüz bin adami toplamaya muktedir bu teskilatin yavas yavas yüzdesi düsmeye basladi. Bir çok "birlikçiler" M. Salih'i hareketten ayrilmamaya çagirip, yanina gitmisti. Lakin o dönmedi.

Fakat M. Salih, "Artik siirlerimi yazacagim" diye yalnis düsünmüstü. Onun 1985-89 yillarinda bulundugu sosyal etkinlikleri kendisinin de tam tasavvur etmedigi bir ortama getirdigini farketmemisti. Bu ortam siyaset meydaniydi. Insanlar ona eslik etmeye baslamislardi, onlari geri çevirmek mümkün degildi. Ve ocak 1990'da BHH'yi kuran topluluk tekrar M. Salih'in çevresinden toplandi. Subat 1990'da ise "Erk" Hareketi, daha sonra nisanda ise Erk Partisi kuruldu. Erk Partisi, Sovyet döneminde kurulan ilk millî partiydi.

M. Salih'in ifadesiyle "biz bu partiyi çölde kurduk. BHH dururken, baska parti kurmak ihanet kabul edilirdi, lakin biz bu partiyi kurduk, çünkü niyetimiz halisti". Çölde kurduk, sözünden maksat, o zamanlar halkin bütün aktif kismi BHH'deydi, lakin biz yine BHH'yi kuranlar oldugumuzdan yeni teskilati kurdugumuzda, halk bizi desteklemeye basladi.

30 Nisan 1990'da, Erk Demokratik Partisi'nin, ilk kurultayi gerçeklesti ve bu kurultayda parti tüzük ve yönetmeligi kabul edildi. Parti baskani olarak seçilen M. Salih hitap etti.

Özbekistan baskani Kerimov'un iktidara geldigi günden baslayarak halk arasinda tanimis liderleri kendi etrafina toplama taktigini kulladi. M. Salih de, bu liderler arasindaydi. Onun, Özbekistan Yüksek Sovyeti milletvekilligine adayligi açiklandiginda, iktidar karsi çikmadi. M. Salih, Taskent'teki profesörler bölgesinden %89 oyla, milletvekili seçildi. Böyle komünist olmayan, ama iktidar tarafindan kendi saflarina çekilmek istenen vekillerin parlamentodaki orani %5'ti.

Erk Partisi'nin ilk kurultayindan, baskan Kerimov kendi faydasina olacak neticeler beklemisti. Çünkü M. Salih, milletvekili olmustu, her gün olmasa da, haftada bir defa görüsüyorlardi. Aralarinda kavgaya sebep olacak hiç bir sey yoktu. Bundan dolayi olsa gerek, Erk Partisi'nin kurultayina devlet gazete, televizyon ve radyosundan çok sayida muhabirin gelmesine baskan Kerimov mani olmadi. Lakin kurultayda M. Salih yaptigi konusma, hükûmetin düsündüklerinin tam aksi yöndeydi. Muhabirler, kurultaydan bir bir ayrilmaya basladi. M. Salih'in konusmasi komünist sistemin acimasiz tenkidiyle doluydu.

Sabahleyin, biz ülke gazetelerinde, kurultaya dair hiç bir haber okuyamadik. Televizyon, radyo da ayni sessizlik içerisindeydi. Yalniz Moskova'daki haber ajanslarinin verdigi haberlerden ve kurultaydan on - onbes gün geçtikten sonra Özbekistan gazetelerinde Erk Partisi hakkinda kisa haberler vermeye mecbur oldular.

Biz derhal Erk gazetesini çikarmaya basladik. Gazeteyi fotokopi basarak, Yüksek Sovyet vekillerine, hükûmet üyelerine ve sivil yurttaslara dagitiyorduk. Hemen her gün parti baskanindan (milletvekile olmasina ragmen), Erk gazetesi muharrirlerine kadar Taskent sehir savciligina çagrilarak sorgulama yapilirdi. Lakin biz ta 1991 ekimine kadar bu fotokopi gazetemizi çikarmaya devam ettik.

Erk Partisi olaganüstü hizla sekillendi. Onun üyeleri halka BHH zamanindan tanidikti. Vilayet ve kasabalarda partinin bölümleri olusturuldu, sehir ve köy aydinlari Erk Partisi'ne akarak gelmeye basladi. Erk Partisi, baslangiçi olan BHH'den kendi kat'i yapisiyla farkliydi. Partiye üyelik, üyelik bedeli sistemi, sekreter ve müdür yardimcisi, toplanti ve kurultaylar, hepsi teskilatin idaresini kolaylastirir, idarenin verdigi direktifler daha kolay yerine getirilirdi.

BHH, bizim ilk tecrübemiz oldugu için idarî isler epeyce aksamisti. BHH üyeleri 100 bin kisi, 300 bin kisi diye övünürdük, ama esasinda kaç kisi oldugunu ancak Allah bilirdi. Çünkü üyelere degil üyelik kimlik karti verilsin, hatta bu kisilerin bir listesi bile yoktu. Parti taraftarlari pat diye toplanir, pat diye dagilirdi. Bu BHH idi.

Erk Partisi'nin kuruldugu günlerde BHH'nin baskani A. Polatov da Özbekistan Dem Partisi adinda bir parti kurdugunu ilan etti. Ama bu partiye kimse katilmadi. Daha sonra bu partiyi BHH diye ilan etti, bunun üzerine bazi BHH'nin il baskanlari ve yine 10-15 adam üye oldu, ama partinin resmîlesmesi için üye sayisinin 3 bin olmasi gerekiyor. Böylece bu parti seçim listelerine giremedi.

Neticede Polatov, kendisinin yalniz BHH ile canli kalabilecegini anladi, parti hakkinda 1991'deki baskanlik seçimlerine kadar çit çikarmadi. Seçim vakti çatinca, imza topladim diyerek verdigi listenin sahteligi, bir çok imzasi olan kisinin aslinda imza etmedigi malum oldu. Buna ragmen, Polatov seçime beni istirak ettirmediler, diye gürültü çikardi.

Peki, hükûmet kendisin seçime katilmasina müsaade etmedi diyelim, niye onu destekleyen bilmem kaç yüz kisi, hiç olmazsa 10-15 kisi meydana çikarak onun haklarini savunmadi? Seçim kampanyasinda devlet televizyonu M. Salih'e konusma izni vermeyince, taraftarlari televizyon binasinin önünde büyük protesto mitingi tertiplenerek, Salih'in televizyona çikmasini saglamisti. Devlet baskani kendi rakibine (seçim kampanyasinda baskan Kerimov, M. Salih'i "rakip" degil, "benim düsmanim" diye konusurdu) konusma hakki vermeye mecbur oldu, sebebi rakibinin arkasinda malub sosyal temel bulunuyordu. Umumen, Salih'in milletvekilligine seçilmesi ve devlet tarafindan dikkatle karsilanmasindaki esas sebep siirleri veya makaleleri degil, bilakis onun arkasinda duran binlerce kisinin varligiydi.

Aslinda, Polatov'u seçime "birakmayarak" Kerimov onun serefini kurtardi. Adayligi açiklansaydi, tipki parti kurmasi gibi, burada da gerçek çehresi görünümüs olurdu. Seçimden sonra Polatov, tekrar mazlum tavri takinarak, hala dahi insanlari kendisine acindirarak, dünyayi dolasmakta. Öte yandan hiçkimseye çaktirmadan, Kerimov ile anlasarak Erk Partisi'ne karsi mücadele etmekte.

Mevzuya dönelim. 1990 yazi geldiginde, Erk Partisi yalnizca halk arasinda degil, Özbekistan Yüksek Meclisi seviyesinde de epeyce itibar kazandi. Parti saflarina 8 milletvekili de üye olarak katildi. Bundan baska, parlamentoya 200'ye yakin Erkin Partisi'ni destekleyen vekiller de bulunuyordu. Bu güçü tahlil ederek, Erk Partisi idare heyeti parlamentonun siradaki toplantisina "Bagimsizlik deklarasyonu"nu hazirladilar. Bagimsizlik, Erk Partisi'nin programinin temel gayesi oldugu için propaganda devamli bu noktadan yapiliyordu. Parlamento üyeleri buna hazirdilar.

Erk Partisi sekreteri Prof. Atanazar Arif, deklarasyonunun layihasini hazirlayarak, idare heyetine sundu. Deklarasyonu, M. Salih tarafindan parlamentoya takdim edildi.

20 Haziran 1990'da, Özbekistan Yüksek Meclisi epeyce konusma ve münakasalardan sonra Erk Partisi'nin hazirladigi "Bagimsizlik deklarasyonu"nu kabul etti. Ben gayet iyi hatirliyorum, televizyonda Yüksek Meclis vekillerinin yüzündeki kivanç gayet de samimîydi. Hepsi bu olayi ayakta alkisladi, hatta Ruslar dahi.

Bu bizim ilk ciddî galibiyetimizdi.

Baskan Kerimov'un kabul ettigi 29 agustos 1991 tarihli deklarasyonu ise parlamentodaki milletvekilleri istemedikleri halde aynen kabul etmislerdi. Hatta baskan "niçin alkislamiyorsunuz" demesine karsilik, pek fazla alkislanmamisti. Niçin? Belki de milletvekilleri bu bagimsizlikla ayni zamanda bir kisinin diktatörlügünü kurmakta oldugunu da sezdiklerindendir.

Her neyse neticede, Allah'a sükür, bagimsiz olduk. Iste, ben de bagimsiz devletin, bagimsiz zindanindan, bagimsiz mahkûm olarak oturuyorum. Siyasî açlik grevi yapiyorum yine.

On birinci bölüm

"Kormuska" açildi ve Baha'nin yüzü göründü :

- Sefer agabey, yasiyor musunuz, elektrikli isitici koymustum, çalisiyor mu?, dedi Bahadir.

- Tesekkür ederim, iyiliginin karsiligi benden dönmezse Allah'tan dönsün, dedim.

Bahadir, birden kayboldu, birisi kapi penceresini kapatti.

Ben ranzadan günde iki defa kalkardim: kösedeki çesmeden su agzimi çalkalama ve el yüz yikamak için, o kadar. Günün hangi saatinde olundugunu yalnizca (açlik grevi yapmakta oldugumu bilse bile) kapi penceresini açarak, yemek alacak misiniz?, diye soran yemek dagitisindan ögreniyordum.

On gün içinde istek mektubuma gerekli cevabi alacagima inaniyordum. Ruhen ve cismanen kendimi belirli bir zamana göre ayarlamistim. Lakin öyle olmadi. Her gün sabahleyin doktorla görmeye gelen Tasturma'nin müdür yardimcisi bana karsi yalniz tehdit ve hakeretler yagdirirdi.

On birinci gün yerimden kalkamadim. Sesim de bu arada hiriltili çikar olmus, kuruyan bogazim teneke boruya dönmüstü.

On ikinci gün gardiyanlarin arasinda tartisma yasandi. Nöbeti devralan görevli bana bir hal olursa, sorumlulugun kendisine yüklenilmesi ihtimalinden korktugunu söylüyordu. Diger gardiyanlar çikip gittiler. Kapi açik halde kaldi. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, doktor geldi. Agzimi muayene etti. "Yaraciklar olusmus, bundan sonra serumla besleyecegiz", dedi.

- Eger böyle yaparsaniz, bir yolunu bularak da olsa kendimi öldürürüm. Bu hakarete katlanir, diye düsünmeyin. Öyle olmaktansa, açlik grevinde ölmem daha iyi, dedim tehdit ederek.

- Bu söylediklerinizi belgeleyecegiz. Ölürsen, it misali geber git, iyiligi anlamadin, dedi doktor öfkeyle.

Nöbetçi olan gardiyan da küfretti ve elindeki defteri doktora uzatti. Doktor bir seyler yazdi ve hücreden çikip gittiler. On dördüncü gün yattigim yerden kalkamaz aldim. Omurga disklerim çalismiyora benziyordu. Gözüm bulanik görür, kulagim agir isitir olmustu. Iki buçuk, üç metre ileride konusan yemek dagiticisin sözlerini zorlukla duyuyordu.

Ayni günün aksami, hücrenin kapisi açilarak, askerî ve doktorlardan olusan bes alti kisi içeri girdiler. Ikisi beni kaldirarak sedyeye yatirdi. Konusmaya mecalim yoktu. Merdivenlerden çikarildigimi hatirliyorum yalnizca.

Gözümü açinca, bembeyaz çarsaflar dösenen, aydinlik, büyük bir odada yatiyordum. Kendimi ruhen biraz hafiflemis hissettim. Sag elime serum takilmis halde damarima veriliyordu. Kipirdamak istedim.

- Kipirdamayin, kemiklerinize dökülür sonra, diyen gülmeyle karisik bir ses duyuldu.

Bu sevimli ve samimî ses hanim sesiydi.

Basimi hafifçe kaldirdim, ayak ucumda, sandalyede gazete okuyarak oturan güzel bir hanim gördüm.

Benim basimi kaldirdigimi görünce, kadin yerinden kaldik. Orta boylu, sarisin, sicak çehreli, mavi gözlü, beyaz kepi ve tavirlari güzelligiyle mütenasip, 35-36 yaslarinda bir hanimdi. Belki ben uzun zamandan beri dis dünyadan koparildigim için, ilk rastladigim hanim gözüme böyle görünmüstür, diye düsündüm.

Daha sonralari bu doktor hanim bana çok iyilik yapti. Baskalari gibi, mahkûma degil, tipki disaridaki hastaya davranir gibi hareket etti. Bir hafta içinde ayaga kalktim. Ben bu satirlari yazarken, bu hanimin gösterdigi merhametinden dolayi, mükafatini Allah versin, diye dua ediyorum.

Qarsi sehrindeki cezaevinde bulundugum zamanlar, hanimlar hakkinda asagidaki sakayla karisik siiri yazmistim:

Keçiriñ, senemler, bizden ötibdi. Bagislayin, güzeller, hata bizde.

Hüsn ü cemaliñiz qadrni bilmebmiz. Hüsn ü cemalinizin kadrini anlamamisiz.

Ottiz üç baharni küzge almasib, Otuz üç bahari, güzle takas ederek,

Sizni oylamabmiz, yürek tilmebmiz. Sizi düsünmemisiz, yüregi dilmemisiz.

Felekde periler siz hem keçiriñ, Gökteki periler siz de bagislayin,

Ayge baqibmiz u sizni körmebmiz. Aya bakmisiz fakat sizi görmemisiz.

Tasgeçe adasib saman yolida, Tasa kadar sasirak saman yolunda,

Qizargen safaqdan sizni sormabmiz. Kizaran safaktan sizi sormamisiz.

Yettiqat semadan sorab, ahtarib, Yedi kat gökten sorarak, arayip,

Seyr etib serseri keteveribmiz. Seyrederek serserice hep gitmisiz.

Bes künlik dünyani alti kün bilib, Bes günlük dünyayi alti gün bilerek,

Aylanib-aylanib öteveribmiz. Dolana dolana geçip gitmisiz.

Keçiriñ, senemler, bizden ötibdi, Bagislayin, güzeller, hata bizde.

Saçiñiz kelte, deb qisqa oylabmiz. Saçiniz kisa, diye dar düsünmüsüz.

Qirqta dar bolibdi qorq kâkiliñiz Kirk idam sehpasi olmus, kirk beliginiz

Boyimiz siz bilen hata boylabmiz Boyumuzu sizinle hatali ölçüsmüsüz.

Qarsi, Seyxali, Ekim 1994.

Kadinlar hakkinda hazir konusmusken, siyasî mahkûmiyet eziyetini çeken Mo'teber Ahmedova'yi hatirliyorum. 1930 dogumlu, jeoloji doktoru, bes vakit namazli inanmis bir hanim. Bu hanim, iktidara karsi muhalif görüslerini açikça beyan ettigi için hapsedilmisti. Onu Tasturma'nin 4. Özel bodrum cezaevinde tutmuslardi. Zavallinin yattigi kogusa uyusturucu bagimlisi kadinlari koyarak, kavga çikarttirmislardi. Yabaniler, Mo'teber ablayi bir kaç defa dövmüsler. Lakin insani böylesi asagilayan olaylar, Mo'teber ablayi inancindan döndüremedi. Ben, Özbekistan'da böyle güçlü hanimlarin dogrudugu çocuklarin, vatanini asla zalimlere birakarak, tepkisiz kalmayacaklarina da inaniyorum.

Siyasî açlik grevinden sonra bir ay kadar Tasturma hastahanesinde tedavî gördüm. Bu arada istek mektubumda yazilan avukat meselesi halloldu. Yani, benim istedigim avukat Hamidullah Zeyniddinov'u benimle görüstürmeye götürdüler.

- Ben size yöneltilen suçun, siyasî amaçlarla planlandigini biliyorum, fakat bu hususta beyanati avukatlar birligimizin baskani Yegosin duyaracak, dedi Zeyniddinov.

Hakikaten de Yegosin az bir zaman sonra, Hürriyet Radyosu vasitasiyla altin para olayinin uydurma oldugunu isbatladi.

28 Aralik 1993'te sorgu memuru Hüsen Ahmedov, bana resmen suçlama kagidini getirdi. Ben kagida "ben gayrikanunî is yaptim, diye saniyorum", diye yazdim. Ocak ayinda Özbekistan Yüksek Mahkemesi'nden mektup geldi :

"Sanik Sefer Bekcanov, sizin gayrikanunî eyleminizi 19 subat günü saat 10.00'da Özbekistan Yüksek Mahkemesi'nin durusma salonunda görülmesine karar verildi. Bu hususta ailenize de haber verildi".

Mektubun devaminda mahkeme baskani ve savcisinin isimleri ve görevleri belirtilmisti.

Ben artik bodrum azabindan kurtulmustum. Tasturma'nin ikinci cezaevi, dördüncü katindaki umumî koguslardan birisindeydim. Hürrriyet, kogusun penceresinden bir kaç adim ötede, öylece görülüyordu. Kogusta Özbekistan'in bütün cezaevlerinden getirilen elli kadar mahkûm bulunuyordu. En önemlisi, dis dünyayla baglanti kurma imkani dogmustu. Bu kitapta kullanilan bir çok bilgileri o hücredeyken, disaridan almistim.

Tasturma gün geçtikçe daha da doluyordu, bilhassa bizim kogus. On alti kisilik kogustaki ranzalarin her birisine dört mahkûm düsüyordu ve onlar sirayla dinleniyordu.

Kösedeki dört ranza, yeralti dünyasinin hizlilarinin olup, onlar kogusun dayilariydi. Yakinlarini getirdiklerini alan mahkûmun evvela onlara vermesi gerek. Onlardan geriye bir sey kalirsa, kendisine alir. Kendileri yemeyip içmeyip, hapisteki yakinlarina gönderdikleri yiyeceklerin önce baskalarina ulastigini, disaridakiler, elbette ki bilmezlerdi. "Fakiri deve üzerinde dahi it isirmis" sözü bunu anlatsa gerek.

Haftada bir iki defa, "yeralti dünyasinin adamlari" koguslari ziyaret etmeye çikarlar : Önde, Tasturma'nin "yeralti dünyasinin temsilcisi", arkada bir grup adami. Nöbetçi gardiyan, onlara kapi açar ve kaybolur. Kiyafetlerinden onlari hükûmetin veya devlet baskani mahkemesinin görevlilerine benzerler. Tek farki, kravat takmazlar. Bu tuhaf delegasyon mahkûmlardan kogustaki problemler hakkinda sorular sorarlar. Herkes de bir agizdan "yeralti dünyasinin temsilcileri sag olsun!" diye bagirir. Daha sonra malum kogus temsilcisi dinlenir. Sayet temsilci kogusta herhangi bir mahkûm hirsizlik kanununu bozdu, derse, tasnif baslar. Tutuklu suçlu bulunursa, cezanlandirilir. Mesela, kogusta yemek yenildigi sirada, birisi tuvalete giderse - ki tuvalet kogusun bir kösesinde ve açik yerde - derhal kara listeye alinir. Delegasyon içinde ceza uygulayicilari da bulunur. Bu suç için bes yahut alti yumruk yiyerek kurtulmak mümkün. Baskasinin bir seyini izinsiz alan mahkûm "fare" ilan edilir. Fare ile hiç kimse konusmaz, beraber yemek yemez. Eger daha büyük suç islemisse, kogustan götürülür. Çogunlukla böyle kimseler geri gelmezler. Onlari "obijenniy"larin kogusuna gönderilir. Sayet geri getirilirse, o mutlaka yaralanmis, eli veya ayagi kirilmis olur. Yani çok kötü suç isledigi için mahkûm veya alçakligin en asagi basamagi "obijenniy"larin arasina katilmak veya sakatlanarak, tekrar diger mahkûmlarin mevkiine çikmak mümkündür. Bu iki yazgidan birisini dahi seçmek mahkûmun ihtiyarinda degildir. Bunu cezaevi mafyasi halleder.

"Obijenniy"lar idare tarafindan "homoseksüel" diye belgelenir. Bu kimseler tâ serbest birakilincaya dek hapishanenin en pis islerini görmeye mecbur birakilirlar. Bazi cezaevlerinde böylelerine devamli olarak tecavüz ederler ve asagilarlar. Böylesi hayattan kulunu Allah korusun.

16 Subat 1994. Tasturma'nin 2. cezaevi. Özbekistan Yüksek Mahkemesi'nde benim hakkimda açilan davanin görülmesine iki gün kaldi. Düsünüyorum da, gelen kagitta yazildigina göre, mahkeme halka açik olacak, öyleyse akrabalar, dostlar ve milletlerarasi teskilatlarin temsilcileri de katilacak. Mahkeme reisi bana da söz verecek :

"Muhterem mahkeme heyeti!

Görmekte oldugunuz davani konusu olan suç, siyasî maksatlarla tezganlanmistir. Bunun en basit delili "Kim hirsiz?" makalesinin Erk Partisi kurultayi öncesinde yazilmasidir. Ben agustos ayinda planlanan Erk Partisi kurultayi tertip heyetine seçilmistim. Benim suçum altin parayi çalmak degil, benim suçum, günahim kurultay tertip heyetinin bazi üyeleriyle devlet baskani danismani Mevlan Umrzaqov'un Erk Partisi baskani Muhammed Salih'i karalama plani hazirladigimi ortaya çikarmamdir. Görülmekte olan dava siyasî bir davadir. Milletlerarasi normlara ve Özbekistan Devleti'nin yürürlükteki kanunlarina göre kimse mahkeme hükmü olmadan suçlu ilan edilmemesi gerekmektedir. Buna göre de, sorgu belgeleri de basina verilmemesi gerekir. Burada Özbekistan anayasasi ve diger kanunlar çignenmektedir. Ben, tutuklandigimdan beri Özbek basininda beni tarihî para hirsizi diye partirti koparilmakta. Sayet mahkeme hakikaten de bagimsiz ve müdahalesiz ise, bu töhmeti tezgahlayan basin organlarina kanunî islem yapilmalidir.

Ben herhangi bir hareketimle kanuna aykiri davrandim, sanmiyorum, ve bu mahkemede ifade vermeyi reddediyorum..."

Buna benzer bir konusma hazirladim aklimda.

"Millî meclis" mahmekesi esnasinda Atanazar Arif'in yaptigi savunma konusmasini hatiramda canlandirarak, ilham almaya çalisiyordum. Ama moralim çok bozuktu. Buna ragmen, o gün, 16 subatta kogustaslarimin yardimiyla giysilerimi yikadim. Iki gün sonra mahkemeye temiz gitmeyi arzu ediyordum. Aksam kapi açilarak, gardiyan elinde bir kagit ile girdi.

- Bekcanov kim?, diye sordu.

- Benim, buradayim, dedim ve odun istifi halindeki mahkûmlarin arasindan geçerek, gardiyanin yanina vardim.

- Avukatiniz sizinle mühim bir meselede konusmak için gelmis. Bes on dakika sonra geri geleceksiniz, haydi gidiyoruz, dedi gardiyan.

Sirtimda çapan, ayagimda terlikle koridora çiktim. Çünki diger giysilerim islakti. Koridora çiktigimda iki adam ellerimi arkaya götürüp, kelepçelediler. Ayagimi yere degdirmeden, Tasturma'in dis kapisina dogru götürdüler. Oradaki stakan denilen yerlerin birisine kapattilar. Benden önce getirilen mahkûm iyice küçük abdestini yapmis. Sersemledigim için 2-3 dakika kendime gelemedim. Avukatla görüseceksem niye burada getirdiler? Elimdeki kelepçeyi de çikarmadi namussuzlar.

Kapiyi tekmelemeye basladim. Kapi degil de, penceresi açildi ve nöbetçinin yüzü göründü.

- A, Sefer agabey, burada ne ariyorusunz?, dedi nöbetçi.

Bu delikanli tanidik idi. 1. Özel gardiyan olarak çalisiyordu. Eve mektup götürmeye söz vermisti, ama daha sonra gardiyanliga gelmeyen delikanliydi.

- Avukanizla görüsüceksiniz diye getirdiler ve buraya hapsettiler, dedim.

- Simdi aslini ögrenip gelirim, dedi ve kapi penceresini açik birakarak gitti.

Açik pencerecik benim için sanki kurtulustu, yüzümü ona yapistirmis halde bekledim. Yarim saat sonra nöbetçi geri geldi.

- Sefer agabey, isin aslini ögrendim, sizi bakanin emriyle naklediyorlar. Tasturma'ya geri gelmeyeceksiniz. Eger bir daha görüsemezsek, aklinizda olsun, evinize mektup götürüp basimi belaya soktum. Gardiyanliktan alarak basit bir bekçi yaptilar. Evinizi KGB kusatmis, bundan sonra eve baskasini göndermeyin, dedi ve pencereyi açik birakarak gitti. Bu iyiligi için içimden tesekkür ettim.

"Stakan"da Tasturma'nin sabah sirenine kadar kaldim. Nefes yollarimi burada üsütmüsüm.

Kapi açilarak, özel harekat timi giysili iki çamyarmasi göründü.

- Bekcanov sen misin?, dedi çamyarmasinin birisi hiriltili sesiyle.

- Sefercan Bekcanov...

Elindeki kalin dosyanin cildine bakarak söylediklerimi "dogru" diyerek tasdik etti. Iki çamyarmasi iki omzumdan tutarak Tasturma avlusuna çikardilar.

Orada kalasnikovlu asklerler bekliyordu. Askerî arabaya bindirdiler. Soförün yanina kalasnikoflulardan biri oturdu. Iki yanima az evvelki çaryarmalari oturdu. Dis kapi açilarak, arabanin üstündeki siren çaldi ve büyük hizla yola çiktik.

Tan yeri henüz isiyordu. Bu yil kis sert oldu. Normalde, subatin ikinci yarisinda Taskent'te hava epey yumusamis olurdu. Arabanin penceresinden seyrederek giderken, yedi aydan beri görmedigim Taskent'in sokaklari bosalmis gibi göründü ama bu bombos sokaklar dahi hasretli yüregimi ezdi.

Sehir merkezindeki Içisleri Bakanligi'na bagli cezaevleri müdürlügüne geldik. Önde oturan silahli, arabadan inerek, buyruk yagdirmaya basladi. Arkada gelen arabadan üç dört asker benim oturdugum arabayi sardi. Iki yanimda oturanlarsa, arabadan inerek kayboldular.

Görkemli binadan birisi çikarak, arabaya dogru gelmeye basladi. Orta boylu, göbekli, pahali bir açik mavi takim elbise giymis olan bu adam tanidikdi. Kendisi cezaevleri idaresi baskani komiser Erkin Ikramov'du.

Onunla 1992'nin güz aylarinda meshur bir sarkicinin dügününde tanismistik. Ben dügün evine girdigimde, cosku zirvedeydi. Beni evin ikinci katindaki ayri bir salonda hazirlanan sofraya buyur ettiler. Içeriye girerken, dügün sahibi kulagima "Sefercan, konustuklariniza dikkat edin, dünür tarafindan adam var", diye fisildadi.

Güzel islenmis salon genis olmasina ragmen içki kokusu ve sigara dumanindan iyice havasizlasmisti. Dügün sahibinin kardesi beni karsilamaya çikti ve diger konuklarla beni tanistirdi. Masalar etrafindakilerle teker teker selamlastik. O zaman komiser Erkin Ikramov ile yan yana oturmustuk. Ben siyaset konulu sohbetin üstüne gelmisim. Herkes bana bakti. Muhalefetin vekili bendim, herkes baskanlik seçiminden sonra siyasî durumun ne sekilde degisecegini ögrenmek istiyordu. Ben kurala uyarak, konusmadim. O sirada Erkin Ikramov, sayet baskan, sertlik siyasetini baslarsa, "demokratlarin çogunlugu mahkûm yemegi yemeye mecbur kalacak", demisti. O toplantida mahkûm yemeginin ne oldugunu anlamamistim. Ve anlamadigimi yanimda oturan komisere söyledigimde, o biyik altindan gülerek, cevap vermemisti.

- Sefercan, mahkûm yemeginin ne oldugunu anlamissinizdir herhalde?, dedi arabanin yanina geldigimizde Erkin Ikramov. Ölmemek ve hapsedilmemek için kimsenin elinde senedi yok. Kavgaciligi birakin, kendinize sonra zarari olur. Simdilik sizi bir yere götürürler, sonra geri gelirsiniz.

Ikramov, askerlere dönerek bir seyler dedi. Yine az evvelki gibi, arabanin ön tarafindaki koltuga silahli çamyarmasi, iki yanima polis üniformali iki kisi oturdu. Araba süratle yola çikti.

Behterev sokagina kadar endiselenmedim. Daha sonra bir baktim ki, araba dogru Taskent Ruh ve Sinir Hastaliklari Hastanesi'ne gidiyor. Yüregim güp etti. Tutuklandigimdan beri ilk defa hakikaten korktum. "Sefer, iste yolun sonuna geldin", dedim kendi kendime.

Araba hastanenini büyük kapisinin önüne geldi... Ve bir mucize oldu. Araba tam kapinin önüne gelip, durmadan geçip gitti. Kendimi kus gibi hafiflemis hissettim. Güya yakin dostlarimla arabada kendi dügünüme gidiyormusum gibi.

Araba Taskent havalimanina geldi. Havalimani meydanina giris kapisinda belgeler kontrol edildi. Bir yerlere uçacagimizi anladim. Her soru bosunaydi. "Ses çikarmadan otur, konusmak yasak", diyordu çamyarmalari. Araba uçak meydaninda duran YAK-40 uçagi önünde durdu. Yanimda oturan polis uçaga bindi. Biraz sonra geri inip, "herkes hazir, çikarabiliriz", dedi.

Uçaga bindik, salon polis doluydu. Uçak görevlilerinden birisi gelip, polislerden silahlarini topladi. Çamyarmasi elindeki kalin dosyayi polislerden birisine emanet etti, bir kagida imza attirdi ve uçaktan inip gitti. Uçagin kapilari kapandi, motorlar çalismaya basladi. Polislerden elimdeki kelepçeleri çikarmalarini rica ettim. Kelepçe artik yalniz kemige dönüsmüs elimi çok agritiyordu. Iki polis birbirlerinden akil danistilar. Birisi daha merhametliymis ki bir elimdeki kelepçeyi çikararak kendi eline takti. En azindan bir elim kurtuldu, biraz hafiflemistim. Koltuga yaslandim ve gözümü yumarak hayallere daldim. Ey Allah'im, neredeyim, nereye gidiyorum?

Uçaktaki koltuk sekiz ay konfor yüzü görmeyen mahkûm için fazla yumusak geldi olmali ki, gözüm dalmis, serti bir dürtükle uyandim. Polis bir kagidi gözüme sokarak, "sunu imzala" diye dürttü. Ben kagida göz attim.

KARAR

(Sanigi mahkemeye verme hakkinda)

10 Subat 1994 günü Ellikqale ilçesi mahkeme binasinda Ellikqale mahkeme reisi E. Saburov, Özbekistan Cumhuriyeti Ceza Kanunu'nun 129. maddesinin 3. bendi uyarinca suçlanan Sefecan Bekcanov'un No: 1-17-94 sayili isi, delilleriyle inceyeleyerek asagidaki gibi

BELIRLEDIM :

Sanik Sefercan Bekcanov'un isledigi suçtan dolayi sorgulamasi Özbekistan Cumhuriyeti CK'nin taleplerine uyularak yapilmistir. Isbu suç mezkur mahkeme görülmesi uygundur.

Sanik Sefercan Bekcanov Cumabayeviç'in kamu için tehlikeli davranislari, suç delilerine göre Özbekistan Cumhuriyeti Ceza Kanunu'nun 129. maddesinin 3. bendine göre suçun derecesi ve verilecek ceza tesbit edildi. Dava açilmasi fikri, suç dellileri esasinda hazirlandi, teknik hatalar görünmüyor.

Suç hakkinda toplanan dellilere göre sanik Seferbay Bekcanov Cumabayeviç'i yargilamak ve isnat edilen suçunu mahkeme huzurunda görülmesi için esaslar yeterli, saniyorum. Yukarida belirtilenlere binaen Özbekistan Cumhuriyeti CK'nun 203-210. maddelerini kullanarak,

KARARA VARDIM:

SanikSefercan Bekcanov Cumabayeviç, Özbekistan Cumhuriyeti Ceza Kanunu'nun 129. maddesinin 3. bendi uyarinca yargilansin. Suç kabul edilen eylemin açik mahkemelerce görülmesi için 17 Subat 1994 günü belirlenerek, yargilanacak kisinin, savcinin ve sahitlerin çagirilarak taraflarin istirakinda karara baglansin.

Sanik Seferbay Bekcanov Cumabayeviç'in tedbiren tutuklulugu devam ettirilsin. Suçun yargilamasinin baslanmasi kabul edilsin.

Ellikqal'a ilçesi mahkeme baskani E. Saburov.

Imza. Mühür."

Bu usturuplu cümlelerle yazilarak, Rusça daktiloda çogaltilan belge benim kaderimi hallediyordu. Kagidin arkasina "okudum" diye imza attim. Sonradan farkettim ki uçagin motorlari susmustu. Biz yere inmistik. Uçagin penceresinden disariya baktim, "Nukus" havalimani yazan büyük levhaya gözüm takildi...












































ÜÇÜNCÜ KISIM

ZONA













On ikinci bölüm

Nukus havalimanindan dogruca Nukus hapishanesine götürdüler. Kogusa girinceye kadar nereye getirildigimi farketmedim. Dört kisilik kogusa ben dördüncü olarak girdim. Selamlastiktan sonra tanistik. Ranzaya esyalarimi yerlestirmeye basladim. Kogustaslarin üçü de ayaga kalkarak,bana bakiyorlardi.

- Ne diye dikiliyorsunuz, otursaniz olmaz mi?, dedim.

- Oturmak yasak, yalnizca gece saat on birden sabah bese kadar yatmak serbest, dedi gençlerden biri.

- Bu dar kümeste yürünmese, yatmayip da ne yapacak adam? Günde on alti saat ayakta durmak mümkün degil ki, dedim.

Etraftakiler birbirlerine bakarak, güldüler ve kapinin pencerisin isaret ettiler. Pencereden bir çift alkolden kizarmis göz bana dikilmis haldeydi. Bu gözün yaninda, elbette kulaklar da bulunuyordu. Benim dediklerimi duymustu bu kulaklar ve buna cevap olarak, kapi açildi. Bir degil, iki gardiyan geldi :

- Politikaci, niye ajitasyon yapiyorusun? Burasi senin parti toplantin mi, çeneni kesip inye oturmuyorsun? diye bagirdi onlardan birisi.

- Hakaret etmeyin. Ben onlara yanlis bir sey söylemedim, dememle sol tarafimda duran gardiyan bir kolumu öyle bir büktü ki, agrinin siddetinden bagirmak zorunda kaldim. Sag tarafimdaki da bos durmadi, karnima var gücüyle öyle bir yumruk atti ki, nefesim kesildi. Koridora dogru sürüklerken bir taraftan da durmadan tekmeliyorlardi. Koridor uzundu. Tekme de bir o kadar boldu. Nihayet avluya çiktik. Tek katli bir binaya girdik. Meger orada üç asker giyimli adam bekliyormus. Baslarindaki amirleri tutukluyu falan odaya sokun, emrini verdi. Girdik. Odaya girilen yerde duvara dogru çevirdiler. Henüz nefes alisimi düzeltmistim ki, omzuma agir bir darbe yedim. Joplarla vurmaya basladilar. Ben yere devrildim. Tekmelemeye basladilar. Iki kisi iki yandan tekmeliyordu. Yerde yuvarlanirken agzimdan burnumdan akan kanlardan zeminde uzun uzun izler olustugunu donmus aklimla görüyordum. Tekmelerden biri basima geldi ve ben bir kaç saniye suurumu kaybettim. Üstüme soguk su döktüler, kendime geldim. Omzumdan tutarak kaldirdilar, duvara dayayarak, ayaga kalkabildim. Dayaga aktif katilan amir yari Özbekçe, yari Karakalpakça telaffuzla :

- Yarin, savcinin söylediklerini dogru diye tasdikleyeceksin, yoksa it misali ölüp gidersin, dedi.

Ertesi gün, Ellikqal'a ilçesinin adliye binasina götürdüler. Adliye binasini silahli polisler sarmisti. Beni mahkeme salonundaki kafes seklindeki sanik bölmesine soktular.

- Avukat Hamidulla Zeyniddinov girsin, diye bagirdi komiser.

Kapi önünde bekleyen nöbetçiye belgelerini göstermekte olan Hamidulla Zeyniddinov'un bana gözü düstü ve kaskati kesildi :

- Sefercan siz misiniz? Ne oldu size?, diye sordu.

Ben ona dün olup bitenleri anlattim. Avukat çikip gitti. Mahkeme salonu yavas yavas polisler ve takim elbiseli, kravatli adamlarla dolmaya basladi.

- Herkes ayaga kalksin, hakim geliyor!, dedi kapi önündeki mübasir.

Elinde kalin bir dosya tutan, uzun boylu, saçlari agarmis, yüzü etli, kirk bes yalarindaki hakim iki yardimcisiyla salona girdi. Onlarin arkasindan da avukat Hamidulla Zeyniddinov, savci ile bir seyleri tartisarak içeri girdiler.

- Yoldas savci ve avukat, tartismayi birakarak, yerlerinize geçiniz, dedi hakim.

- Mahkeme heyetine savci tarafindan talepname bulunmakta, dedi benim avukatim Zeyniddinov.

- Oturum henüz baslamis degil, yoldas avukat, dedi hakim.

- Talepname oturumun açilmasiyla ilgili, dedi avukat ve talepnameyi okumaya basladi:

"Dün, 17 Subat günü, SI 64-9. cezaevi müdür yardimcisi, tertip ve intizamla sorumlu bölüm baskani, sanik, benim müvekkili oldugum Sefercan Bekcanov Cumabayeviç'i haksiz yere dövmüslerdir. Neticede, sizlerin de görmekte oldugunuz gibi, Bekcanov'un sol gözü morarmis ve sismis, sol kulagi duymamaktadir. Vücudunda da morluklar mevcut.

Isbu meseleden dolayi tibbî kontrol ve yargi denetiminin yapilmasini talep ediyoruz".

- Sanik Bekcanov, avukatinizin talepnamesini tasdik ediyor musunuz?,dedi hakim.

- Evet, tasdik ediyorum, isbu mesele halloluncaya kadar oturumun açilmasina karsiyim, dedim.

- Mahkeme heyeti, taraflar : avukat Hamidulla Zeyniddinov, savci Karakalpakistan Muhtar Cumhuriyeti bas savci yardimcisi Zarif Saparbayev istirakinde durumu görüsmek üzere çikacaklar, dedi hakim.

Mahkeme heyeti üyeleri salondan çikip giderlerken, bana uzun uzun baktilar. Salonda oturanlar da onlari taklit ederek, bana tipki hayvanat bahçesindeki kafes içinde bulunan nadir hayvanini seyrediyorlarmis gibi, bakmaya basladilar. Hakikaten de, saçlari uzamis, fanilasinin üstüne yalnizca çapan giymis ve ayagina da çorapsiz terlik giyen bir varligi görmek cazip olsa gerek.

Subat ayinda Özbekistan'in kuzey dogusunda bulunan Karakalpakistan'da kis henüz yumusamasiti. Salon soguktu. Basi açik, ayagi yalin, zavalli halde, dünkü dayaklarin agrisindan ziyade aci istiraptan dolayi perisan olmustum.

Yasi geçmis, kisa boylu bir komiser kafes yanina geldi :

- Damat, soguktan donmus ve aç olmalisin, korkmadan söyle, kayinbiraderinle biz dünür olduk, dedi yavasça.

Gerçekten de, esim Qurbanay'in ana-babasi Beruniy kasabasinda, iki agabeyi ise Ellikqal'a'da yasiyorlardi. Onlar bu taraflarda taninmis kisilerdi. Gdlyan Ivanov yol açtigi "hapset hapset" devrinde onlar sürgüne ugramislardi. O zamanlar beni "altin para hirsizi" diye mahkemeye veren Orazali Cumayev, meger kayinbiraderimlerim hakkinda da iftira dilekçesi yazmis. Bu is uzayip da prestorika (açiklik) devri baslamis ve Cumayev'in iftirasi ortayi çikmis. Cumayev iftira ettigi için tutuklandiginda, çocuklarina aciyan kayinbiraderlerim onu affetmis ve davayi geri almislar. Takdire bakin ki, Cumayev, kötülügün ebedî temsilcisi timsalinde bu zavallilarin karsisina tekrar çikti.

Yasli komiser, üstbas, sicak çay getirdi. Güvenlik görevlilerin amirine bir seyler dedi. Görevli gelerek kafesin kapisini açti. Giyecekleri bana uzatirken, "akrabalarinizin mahkemeden haberleri olmasa gerek, yarin ben gidip hepsine haber veririm", dedi.

Bir saat kadar sonra mahkeme heyeti geri geldi. Ellikqal'a ilçesi adliyesinin özel karari duyuruldu :

"Sanik Sefercan Bekcanov'un avukatinin talepnamesi hakli bulunmustur. Sanik Bekcanov'a karsi bedenî iskenceye tâbi tutan SI 64-9 cezaevi görevlileri ve Karakalpakistan Muhtar Cumhuriyeti Içisleri Bakanligi cezaevleri idare amirinin yarin, 19. Subat günü, saat 10:00'daki oturuma çagirilmasina karar verilmistir".

Bundan sonra mahkeme oturumu baslatti ve söz savciya verildi. Savci yari Özbekçe yari Karakalpakça olarak konusmaya basladi :

- Adil mahkemenin, siyah sandalyesinde oturan kisi, Saloy Madaminov devletimiz için çok tehlikeli bir suç isledi. Görüyorsunuz ki, Saloy Madaminov kafeste oturdugu halde siyasî hileler ...

- Itiraz ediyorum, savci henüz kimin yargilanmakta oldugunu dahi bilmiyor, dedi avukat keskin bir tonla.

- Savcinin düsüne Saloy Madaminov girmis galiba, dedi hakim ve birden kahkahayla güldü. Bütün salon kahkahayla doldu, birinin "tavugun ayagini yiyen Karakalpak" dedigi duyuldu.

Hakimin ve salondakilerin savciya gülmeleri bana karsi olan merhametlerinden degildi. Salonu dolduran polis ve ilçe kaymakamligi temsilcileri sevmedikleri Nukus idaresine gülüyorlardi. Mesele suydu, Karakalpakistan Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin tam yarisi Özbek olmasina karsilik, bassehir Nukus'taki yöneticilerin içinde bir tek Özbek dahi yoktu, sene 1991'de. Moskova tarafindan soguk rüzgarlar esip de Nukus'ta ayrilikçi hareketler boy göstermeye baslamisti. Mahkemede görülen bu iç çekisme o devrin sentromuydu.

Hülasa, rezil olan savci kekelemeye basladi ve nihayet susmak zorunda kaldi.

Söz, avukatima verildi. Avukat :

-Bu mahkemeden maksadin ne oldugunu, savcinin aklinin almadigi "konusmasi"ndan malum oldu, dedi. Sözünün sonunda kaybolan altin para hakkinda gürültü koparan Özbekistan basini ve millletlerarasi ajanslar için bir bildiri okudu :

"Taskent sehri uzmanlasmis hukuk danisma bürosuna, ocak 1994'de bilinmeyen biri gelerek, sanik Sefercan Bekcanov'un suçsuz yere hapis yattigini bildirdi. Isbat için de "kayboldu" diye gürültü koparilan altin parayi teslim etti. Hukukî danisma büromuz altin parayi yazili ifade karsiliginda kabul etmeye karar verdi. Avukatin sahitlige hukukun hakki olmadigini hesaba alarak, yazili ifadeyi veren kisinin çagirilmasini mahkeme heyetinden talep ediyorum".

Avukat Hamiddul Zeyniddinov, bildiriyi okuduktan sonra, mühürlü zarfi hakimi Erkin Saburov'a teslim etti. Saburov zarfi açti. Içinden iki kagit ve altin parayi alti. Hakim kagitlardan birisini alirken, yerinden birden kalkiverdi :

- Davaci Orazali Cumayev burada mi?, diye sordu salona bakarak.

- Ben buradayim, diye yerinden kalkti esmer, kafasini tepesi kel, yusyuvarlak bir adam.

- Önüme gel bakayim, iste bu yazili ifadeyi okumaya yardim edeceksin, dedi hakim alayci bir ifadeyle.

Orazali, hakimin yanina geldi. Hakim ona bir çesit kagidi gösterirken :

- El yazisi senin mi?, diye sordu.

- Evet, benimki, dedi Orazali sesini alçaltarak.

- Yüksek sesle konus, el yazisi ve imza senin mi?, diye tekrarladi hakim sert bir sesle.

- Evet, benimki lakin ben ...

- Davaciya baski yapmayi birakin, diye bagirdi savci ve soluyarak dosyanini kaptigi gibi çikip gitti.

Mahkeme salonunda konusmalar, uguldasmalar basladi.

Hakim yarin sabah saat 10:00'a kadar ara verdi.

Ertesi gün avukatim Hamidulla Zeyniddinov'un Taskent'e "zarurî bir is sebebiyle çagirildigini söyledi". Davaci Orazali Cumabayev de davasini savciya birakip, kaybolmustu.

Ögleye kadar savci görülmekte olan davanin siyasî olmadigini anlatmaya yönelik saçma sapan konustu.

Ögleden sonra Karakalpakistan içisleri bakan yardimcisi benim SI 64-9 cezaevinde nizam bozucu propanganda yaptigimin belirlendigini ve "buna ragmen" biraz haddinden asan görevlileri "cezalandirdiklari" yönünde haber verdi. Daha sonra mahkeme heyeti fikir alis verisinde bulunmak için salondan çiktilar.

Aradan bir saat kadar geçtikten sonra, heyet geri geldi ve ayakta durarak hakkimdaki hükmü duyurdular. Ara sirasinda nereden peyda olduysa televizyon kamerasi ve mikrofon, teyp ve baska aletler "Özbekistan Cumhuriyeti adina" diye baslayan, fikraya benzeyen hükmü sasaayla okuyan hakime yöneltilmisti. Yarim saat kadar okunan yari siyasî, yari ilmî terimlerle dolu, hükümden bana üç yil hapis cezasini anlayabildim. Cezayi güçlendiren intizamli cezaevinde geçirecegim özellikle ifade edilmisti.

Hülasa, durusma bitmis, salonda üç dört polisten baska kimse kalmamisti. Aradan biraz zaman geçtikten sonra hakim Erkin Saburov geri geldi. Benim oturdugum kafesin önüne geldi ve iki tarafta somurtarak oturan polislere isaret etti. Onlar kalkip gittiler.

- Sefercan, savci Taskent'e telefon ederek, beni kötülemis. Gerisini siz de anlarsiniz, çoluk çocuk var... Yüksek Mahkeme'ye yazin. orada belki isiniz hallolur, dedi ve çikti giti.

Hakimin bu hali, altini islatarak, annesinin yaninda yere bakarak duran çocugun haline benziyordu. Hakim çikip gittikten sonra, polislerin amiri gönlümü almak istedi : "Birader, "pamuk isi" zamaninda suçsuz günahsiz insanlara on-onbes yil verirlerdi. Hepimiz bilirdik suçsuz oldugunu. Elimizden ne gelirdi ki, siyaset böyle iste", diye dert yandi zavalli polis. Ben de ona acidim. Polis gördüklerinden fena utaniyordu...





On Üçüncü Bölüm

Nukus'taki SI 64-9 Cezaevinde bir ay tuttuktan sonra, Taskent'e gönderecek oldular. Bir ay içinde buradaki mahkûmlarin nasil iskencelere maruz kaldiklarini görüp dehsete düstüm. Mahkeme esnasinda verilen özel karardan sonra bana karsi bedenen eziyet etmeyi, yani dayagi kestiler. Benim bulundugum 1-19. kogusa sandalye koydular. Lakin kogustaslarima eziyet etmeye devam ettiler, onlari koridora çikararak, en az yüz elli defa oturup kalkmaya mecbur ediyorlardi. Sorgulama esnasindaki iskencelerden gövdesinin yarisi sakatlanan mahkûmun böylesi sporla mesguliyetini insanoglu düsünemez.

20 Mart günü "Stolipin"e çikardilar. Büyük eziyetlerle Ürgenç'e geldik. Burada agir yaralanan mahkûmlari bizim vagona yüklediler. Sonrada malum olduguna göre, Ürgenç cezaevi görevlileri ve yeralti dünyasi temsilcileri arasinda kavga çikmis. Isyani bastirmak için askerleri cezaevine sokmuslar. Jop ve göz yasartici gazlarla donan çamyarmalari, cezaevini sindirmisler. Bu sindirme operasyonunda dört mahkûm ölmüs ve büyük çogunlugu sakatlanmis veya yaralanmis. Bu yaralananlarla iki gün sonra UYA-64-18. cezaevine ulastik. Burada türlü cezaevlerinden gelen hasta mahkûmlar tedavi oluyorlar.

Binanin dört tarafi duvar, kafes teli ve diger koruma vasitalariyla çevrilmis.

Kabulhanede saç sakal trasi ettiler ve hükümlü formasi giydirdiler. Gardiyanlardan birisi "Bekcanov'u müdür çagiriyor", dedi. Müdürün huzuruna çiktik. Müdürün odasi dört katli binanin en üst katindaymis. Uzunlugu on bes, eni on metre kadar olan dayali döseli odanin ortasinda askerî üniformali müdür oturuyordu.

- Tutuklu Sefercan Bekcanov, dedim.

- Tutuklu Sefer Bekcan gelmisler, dedi istihza ile müdür.

Kalin dosyayi gözden geçirirken, saçlarina ak düsmüs, esmer, kirk bes yaslarindakibu adam bana gözlerini dikerek, bastan ayaga beni kontrol etti.

- Bekcanov, aynaya hiç baktiniz mi? Basiniz soyulmus yumurta gibi, kendiniz misir tarlasindaki korkuluga dönmüssünüz, derken kendi sözüne kendisi kahkahayla gülmeye basladi.

Bu herifin alay etmesi birden öfkemi kabartti :

- "Gülme komsuna, gelir basina", derler halk arasinda, dedim.

- Iste simdi kagitlarda yazili karakterinize benzediniz, dedi müdür ciddîleserek.

Dosyadaki kagitlari çevirirken, bana sik sik bakiyordu.

Kalin dosyadaki kagitlari tet tek okumak uzadikça uzadi. Kapinin önünde dikilirken odayi gözden geçiriyordum. Odanin ortasi T seklinde masa, Baskan Islam Kerimov'un büyük bir portresi asiliydi. Masanin sol tarafinda bilgisayar, televizyon, bes alti tane telefon duruyordu. Radyo ve baska esyar konulmustu. Sag tarafta uzun toplanti masasi, sandalyalar... Cezaevinin içerisinde böyle görkemli oda bulunabilecegini tasavvur dahi etmemistim. Mobilyalarin hepsi eski agaç oymaciligi usulünde yapilmisti.

Müdür benim hayretle seyrettigimi sezdi galiba ki :

- Cezaevinde de hayat devam eder. Gördüklerini mahkûmlar yaptilar, dedi müdür oturdugu yerde ellerini açarak.

Sonra duvara sabitlenmis bir sira sandalyanin birisini göstererek, orturmama izin verdi. Önce yarim saat kadar baskanin adilce siyaseti hakkinda, sonra yine yarim saat cezaevindeki intizam hakkinda beyanatta bulundu. Bu odanin kogus olmadigini, açik salon oldugunu, her gün onlarca mahkûm ile konusmanin gerçeklestigini anlatti. Söz arasinda burada Özbekistan'daki meshur kisilerinin ceza çektiklerini, lakin hiç birisinin sikayet etmedigini belirtti. Halen dahi eski bakanlardan, sehir ve ilçe idarehanelerinde çalisarak, tutuklanan kisilerin bile cezalarini çekmekte olduklarini söyledi.

Sözünün sonunda "sayet mahkûmlar arasinda kiskirtici propagandaya devam ederseniz, burada yasadiklariniz disariya yazip gönderirseniz, sonu kötü olur", diye ayrica belirtti.

Ayni gün ögleden sonra binanin dördüncü hastahanesi, dahiliye bölmüne götürdüler. Orada agir hastalar için ayrilan 8. odaya yerlestirdiler. Odada on bes agir vaziyetteki mahkûm yatirilmisti. Yolda asiri yorulmus olmaliyim ki hemen uyumusum. Ben ölüyü ilk defa bu kadar yakindan gördüm. Koridora çiktim, yaklasik elli metre uzunlugundaki koridor boyunca çenesi baglanmis cesetler sedyelerde yatiyordu. Fakat bu koridor epeyce "islek" olup, mahkûmlar serbestçe konusarak, gidip gelerek dolasiyorlardi. Kimisi yemek yiyor, kimisi çay içiyordu. Hatta bir kismi odalardan müzik sesleri geliyordu. Yüregimde bir seyler dügümlendi.

Disariya çiktim. Disaridaki genis avluda agaçlar çoktan yaprak çikarmislardi. Bahar havasini içime çektim. Kendimi birazcik hafiflemis hissettim. Avluda mahkûmlar ikiserli üçerli olarak geziniyorlardi. Onlar bana merakla, dönüp dönüp bakiyorlardi. Bazilari baslarini sallayarak selamlasmis oldular.

Sekiz aydan uzun bir zaman kogusta otura otura, serbestçe hareket etmeyi dahi az kalsin unutuyordum. Tutuklulardan birisi gelerek selam verdi ve sordu :

- Sefer Bekcan siz misiniz?

- Evet, benim, dedim.

- Tâ suradaki Namanganli siyasetçi sizi çagiriyor, dedi eliyle isaret ederek.

Tutuklu delikanlinin gösterdigi yöne dogru giderken, yanima tanidik birinin kucak açarak gelmekte oldugunu gördüm. O Namanganli, Ahmedhan Törehanov idi.

Selamlastiktan sonra Törehanov bana aceleyle sunlari söyledi :

"Abdurahim Polatov, son görüsmemizde "eger kimse tutuklanmazsa, Kerimov'un diktatörlügünü nasil isbatlariz", demisti. Bu söz benim gözümü açti. O zaman birilerinin hapishanelerde eziyet çekmesi mukabilinde siyasî itibara kavusmak niyetinde olan böyle kimselerden vazgeçtim. Burada soranlara Erk ve Muhammmed Salih taraftariyim, diyorum. Bunu siz de iyi bilin, demek istedim. Biri size sorarsa, yalanci olmayayim".

Ahmedhan Törehanov ile 1991'in mart ayinda "SSCB'ni yasamasini saglama" yönündeki referandum münasebetiyle gerçeklestirilen toplantida yakindan tanismistim. Bu güne gelindiginde, Erk Demokratik Partisi ve Birlik Halk Hareketi'deki gibi siyasî fikirler halk arasinda iyice gün isigina çikti. Abdurahim Polatov mart referandumunu hatirlamaktan hoslanmaz. Çünkü bu olay BHH idaresi ve BHH taraftarlarinin baska gayelerdeki insanlar oldugunu göstermekte. Referandumda iki soru sorulmustu :

1. Halihazirdaki görünüsüyle Sovyetler Birligi taraftari misiniz?

2. Gelismekte olan yeni görüsteki Sovyetler Birligi'nin kurulmasina taraf misiniz?

Referandum öncesi demokratik güçlerin toplantilari, tartismalari yapiliyordu. Erk Partisi iç tüzügünün giris kisminda "Özbekistan'i müstakil demokratik devlettir, diye ilan etmeye ulasma" yazilmisti. Biz her türlü kiliktaki Sovyetler Birligi'e karsi oy vermeyi propaganda etmemiz tabii idi. Ve böyle de oldu. Biz yüz binden ziyade referandumda sorulara karsi oy vermelerini isteyerek, halk arasinda bildiriler dagittik. Benim, Namangan'a gitmeme sebep de bu bildirileri buralarda da dagitimini temin etmekti. Referandum öncesinde, BHH toplantilarinda anlasmazliklar ortaya çikti. BHH baskani Polatov ve üç dört kisi referandumun ikinci sorusuna "evet" cevabinin verilmesini propaganda ediyorladi. Lakin baska bölgelerdeki BHH subeleri, Erk Demokratik Partisi'nin dagittigi bildileri isteyerek, partinin subelerine akinla geliyorlardi.

Erk Partisi'nin Namangan eyaleti bölümünde toplati yapiliyordu. Üyelerimizden biri koridorda BHH'nin, Namangan bölge baskani Ahmedhan Törehanov'un bekledigini söyledi. Içeriye buyur ettik. Törehanov, içeriy girerek söz istedi ve sunlari söyledi :

- BHH'nin Namangan eyalet üyeleriyle toplanti yapip, su karara varildi. Erk Partisi'nin referandum sorularina karsi oy verilmesini isteyen propaganda bildirileri beraberce dagitacagiz.

- BHH'nin Taskent'teki yöneticileri bundan haberdar mi?, diye sordum ben.

- BHH, halk hareketidir. Bu teskilatta baska baska düsünenlerin olmasi veya subelerde, merkezdeki karardan farkli düsünmemiz mümkün. BHH demek, Polatov demek degil", demisti o zamanlar Ahmedhan Törehanov.

Iste aradan yaklasik üç yil geçtikten sonra, cezaevinde bulusmustuk.

Ahmedhan agabey cezaevindeki vaziyet hakkinda biraz konustu. Kendisini üç ay önce agir halde buraya getirmisler. Ogullari her hafta "fonar" vasitasiyla ilaç ve yiyecek ulastiriyorlarmis. "Burada disaridan yardim gelmezse, ölüp gitmek isten bile degil", derken, Ahmedhan agabeyin gözleri nemlendi.

Ben burada 9 hazirana kadar kaldim. Eger burada gördüklerimi yazacak olursam, bir kitaba sigmaz. Buraya tutuklar arasinda"Sangorod" diyorlar. "Sangorod", Taskent'in Qoyliq taraflarinda bulunan UYA 64-18. cezaevinin ikinci kismi. Kendi içerisinde burasi da ikiye bölünmüs vaziyette. Birinci bölüm, genel hastaliklar, ikincisi ise tüberküloz hastaliklari bölümü. Her iki bölümde bes bin kadar hasta mahkûm yatmakta. "Sangorod", plana göre, bin iki yüz mahkûma göre insa edilmis. Tibbî hizmet yalnizca göstermelik bir isim. Ilaçlarini mahkûmun kendisi bulmak zorunda. Yiyecekler yetismiyor. Burada kalitesiz, baska yerlerde is bulamayan doktorlar veya mahkûm hastalar üzerinde tibbî deneyler yapmaya gelen bilim adamlari çalisiyorlar. Çünkü hastaliktan dolayi bir mahkûmun ölmesinden herhangi sorumlulugu yok. Iki sayfa kagit ile hepsi tamam olur. Ahmedhan agabey, bütün bunlari görüp, dayanamadigi için dilekçe yazmis. Bu sikayetleri arastirmak yerine, kendisin on bes gün ceza hücresine kapatmislar. Oradaki ezadan sonra sagligi daha da beter oldugundan sikayetlendi. Ahmedhan agabey, basindan geçenleri anlatirken, buradaki dehset verici duruma alisin, yoksa sizi de benim halime getirirler, demek istedigini gayet iyi anliyordum.

Beni yerlestirdikleri 8. kogusun penceresi dogrudan morga bakiyordu. Bazan, bütün gün üsenmeden pencereden oturup seyrederdim. Bir gün morga otuz yedi tane cesed getirdiklerini saymistim. Morgda bir kaç hizmetli mahkûm ile doktor çalisirdi. Onlari tastamam insan kasabi deseler yanlis olmaz. Sovyetler zamandaki kanunlara göre, mahkûmun cesedi üç güne kadar akrabalarina verilmeden morgda alikonulmasi mümkündür. Morgda cesedin gögsünden göbegine kadar açilir ve iç organlari alinir, ayak, el ve boyun damarlari kesilir. Cesedin katili, hirsizi, haklisi olmaz. Ceset, ruhun terk ettigi giysi yalnizca. Onu topraga verme Allah'in huzurunda borcumuzdur. Lakin bu cansiz bedenin damarlarinin kesilme zaruretini asla anlamiyorum. Anlattiklarinda da anlamak istemiyorum, çünkü bu insanliga ters.

"Sangorod" yeralti dünyasinda bulusma noktasi kabul edilir. Buraya Özbekistan'in bütün cezaevlerinde hastalanan mahkûmlar getirilir. Suçlu dünyasi temsilcileri rüsvet karsiliginda hastalik bahanesiyle buraya getirilmeyi tezgahlarlar.

"Sangorod", Özbekistan yeralti dünyasini kontrolünde bulunduran "hirsizlar krali"nin karargahi demek yanlis olmaz. Burada onun için gerekli bütün sartlar olusturulmus. Bu karargahta istenildigi zaman, istedigi kadar ailesiyle yasayabilir. Disarida yasayarak, kendisini zengin sayan kisi "hirsizlar krali"nin buradaki hayatina heveslenmesi mümkündür. On kisiden fazla yardimcisi, onlarca hizmetine hazir bekleyen delikanlilar var. Siradan mahkûmun yaninda igneyi dahi geçirmeyen nöbetçiler, onun adina gelen bir araba dolusu hediyeyi rahatça içeriye geçirirler.

O zamanlar "hirsizlar krali" Bahtang adli bir Gürcü idi. Onu da Yadgar gibi uyusturucu tuzagina düsmüs, diyorlardi. Bahtang 1995'de çok miktarda uyusturcuyu damarina enjekte etmesi neticesinde öldü. Ölümüne yeralti dünyasi kontrolündeki cezaevlerinde matem tutulararak, yemekler verilmistir.




On Dördüncü Bölüm

Özbekistan cezaevleri resmî belgeleri, cezaevlerindeki vaziyeti ortaya koymaz. Cezaevlerindeki gerçek durumu, gayriresmî bölünmelere bakarak ögrenmek mümkün. Mesela, mahkûmlar arasindaki argoda "kara cezaevi" ile "kizil cezaevi" ortasinda büyük fark var.

Rejimi nasil oldugunu dikkate almazsak, "kara cezaevi" yeralti dünyasi tarafindan idare edilir. Burada yiyecek teminati biraz daha iyice. Tutuklular cezaevi idaresi tarafindan iskenceye tâbi tutulmaz. Istedikleri zaman radyo, televizyon ve gazete ile dergilerden faydalanabilirler. Buralarda rüsvete seyrek rastlanir. "Mavi cezaevi" da buna yakin vaziyettedir. Bu cezaevi yeralti dünyasi tarafindan belirlenen "yeralti dünyasinin cezaevi", yönetilir. Bu sahsin koydugu kurallari bozan mahkûm çok agir cezalandirilir. Para onun elinde döner ve cezaevi müdürünün disinda kimseye boyun egmez. Serbest hayatta zengin olan her mahkûmun her ay malum miktarda para vermesi gereklirdir. Cezaevinde onun özel atelyeleri bulunur. Bu atölyelerde her türlü alet ve esyalar - biçaktan mobilyaya kadar - üretilir ve disarida satilir. Buradan saglanan kazanç idare ve "yeralti dünyasinin temsilcisi" arasinda bölüsülür. "Mafyanin temsilcisi" zaman zaman disaridan yiyecek içecek ve baska mallar getirterek, cezaevi sakinlerine satilmasini saglar.

Ikinci grubu "kizil cezaevi" olusturur. Bu tip cezaevleri, idare tarafindan yönetilir. Rejimden bagimsiz olarak, bu yerler vahsîlik mekanidir. Buralarda mahkûmlari kabul etmeye "kayit" merasimi derler.

"Kayit islemi" söyle baslar : Tutuklulari cezaevi dis kapisin içeri sokarlar ve beserli gruplar halinde elleri arkalarinda siraya dizerler, bu arada baslari yerde, egik vaziyette olmalidir. Bu durumdayken yoklama baslar. Tutuklular kendilerinin tanittiktan sonra, ceza hücrelerinin önündeki meydana geçerler. Burada idarenin on - on bes görevlisi ve onlara yardima yollanan mahkûm toplulugu bulunur. Yeni gelen mahkûmlar beser beser hücrelere sokularak dövülmeye baslanir. Joplu polisler getirilen bes mahkûmdan istedigini dövmekte serbesttir. Tutuklu için en önemlisi yere düsmemektir. Yere düstügü zaman tekmelemeye baslarlar.

Oradan hiç kimse, bir yeri morarmadan, kanamadan çikmaz. Bu cezaevine getirilen yeni mahkûmlar bu "çikrik"tan geçtikten sonra, ceza meydanina tekrar beser beser getirilirler. Burada 30x10 - 40x10 m². ark haline getirilmis yer vardir. Bu arklarin basindan büyük silindir benzeri bir alet ve büyük tirmik vardir. Tutuklulardan besi silindiri çekerken, kalan besi arkasindan büyük tirmigi sürmesi gerekir. Bu silindir ve tirmigi iki at güçlükle çekebilir. Ancak ceza öyle gürültü ve bagirti çagirtilar arasinda gerçeklestirilir ki, zavalli on mahkûm on attan daha güçlü mahluklar gibi kostururlar ve hiç bir agri onlarin is süratlerini azaltmaz. Onlari simsek hiziyla bellerler, simsek hiziyla tirmikla düzeltirler.

"Sangorod"a Özbekistan'in bütün cezaevlerinden mahkûmlar getirilir. Onlarin anlattigi olaylari dinleyince, abartiyorlar sanirdim. Bir gün Ahmedhan Törehanov Nevaî sehrinde bulunan UYA-64-47. cezaevinden getirilen mahkûmu bulup getirdi. Bu delikanli bize öyle feci olaylari anlatti ki, bunu dinlemek dahi bizzat dehset vericiydi.

- Orada siyasî mahkûmlardan Polat Ahunov bulunuyor, dedi delikanli konusmasinin sonunda.

- Polat nasil, sagligi yerinde mi? diye sordum ben.

- Zavalliyi fena dövdüler. Aynasizlardan kanunun uygulanmasini istemis. Nasil seyse "insan haklari" diye sikayet yazmis. Herkesin önünde öldürürcesine dövmüsler. Bu olaydan sonra sesi kesilmis, dedi mahkûm.

Kiziltepe'deki UYA-64-47. cezaevi resmî programa göre, agir cezalilar için yapilmis. Gayriresmî taksime göre, "kizil cezaevi"dir. Burada tekrar suç isleyenler, sabikalilar bulunur. Cezaevinde, 60'li yillarda kurulan tugla fabrikasi mevcut. Çalismaz hale gelen fabrikada mahkûmlar bütün isleri elleriyle yaparlar. Beton fabrikasi da epey eskimis. Makinalar çalismiyor. Oradaki isler de elle yapilmakta. Yiyecek temini gayet kötü. Ölüm orani en üst seviyedeki cezaevlerinden birisidir. "Sangorod'daki agir hastalarin, ölmekte olanlarin çogu bu cezaevinden getirilenlerdir. Birinci ve çogunlugu teskil eden grup, yoksul mahkûmlardir. Cezaevi argousunda bunlari "basit isçi mahkûm" derler. Ikinci grup, yeralti dünyasiyla iliskili mahkûmlar, "yeralti dünyasinin temsilcileri"dir. Üçüncü grup, "maslokrat"lardi. "Maslokrat" grubuna sabik idareciler, tacirler ve zengin kisiler girerler. "Sangorod"da onlar cezaevi idaresine, doktorlara ve "bratva"lara devamli para vermeye mecburdurlar. Aksi halde, derhal "kizil cezaevleri"nin birine gönderilirler.

Tutuklunun eline para nereden geçer? Idarî görevlilerden birisine ev adresinizi veya telefonunuzu verirsiniz. O akrabalarinizla görüserek, sizin istediginiz miktardaki parayi alir. %30-40'ini kendisi alip, kalanini size ulastirir.

"Sangorod"ta kumar oynanan küçük bir meydan da bulunur. Orada elinde deste deste paralarla asik oynayan mahkûmlar görmüstüm. Kumarda büyük miktarda para kaybederek, kendisini asan mahkûmlar da olmustu.

Kisacasi, "Sangorod" devamli kimilerinin öldügü, kimilerinin ölüm dösegine düstügü, kimilerinin perisan oldugu, kimilerinin tipki evindeki gibi rahat içinde yasadigi bir yerdir.

Ben bu tezat gruplar dünyasina alismaliydim. Bunlarin birisine taraf olmam tehlikeli ve serefime leke sürmesi mümkündü. Burada gözü kör, kulagi sagir biri gibi yasamak ve mümkün oldugunca buradan canli çikmam gerekiyordu.

Polat Ahunov gibi, cellatlar hakkinda cellatlara sikayet dilekçesi yazmanin gülünç oldugunu anlamistim. Buna ragmen, ben de saflik yaptim.

Nisan ayinin sonlariydi. Gardiyanlardan birisini evime gitmeye razi ettim. Eline mektup verdim. Mektubun gönderilmesinin ertesi günü beni "fonar"a çagirdilar. Fonar, cezaevinin dis duvarina yakin olan iki katli binanin en üstündeymis. Oraya çikinca, disarisi avuç içi gibi görünüyordu. Disarida, yakinlarini görme ümidiyle gelen adamlar dolasiyorlardi. Onlarin arasinda hanimim Qurbanay'i gördüm. Celaliddin'in ismini söyleyerek, olanca sesimle bagirdim. Qurbanay beni görerek, duvarin yanina geldi. Aramiz yedi sekiz metre kadardi. Selamlastiktan sonra Qurbanay cezaevi idaresinin resmî görüsmeye izin vermemesinden yakindi. "Sangorod"un müdür "beyin devlete karsi suç isledi, ölüsünü dahi göremezsin!" diye bagirmis. Qurbanay hiç bir sey diyemeyecek sekilde sersemlemisti.

- Qurbanay, hiç bir seyi saklamadan söyle. Celaliddin'e bir sey mi oldu? Niye getirmedin? diye sordum.

- Hakkimda "Erk" gazetesinden dolayi içisleri bakanliginca sorusturma açildi. Celaliddin'in dili tutuldu. Atanazar, Hamidulla ve Abdulla agabeyler hapiste. Herkesi topluca hapsediyor, dedi ve birden aglamaya basladi.

Ben de kendimi daha fazla tutamadim ve nerede oldugumu unutmusum. Bogazimdan su sözler atilarak çikmaya basladi : "Kerimov fasist! Kerimov hayvan, insan yiyiciymis! Her yere benim adima yaz, cezaevleri ölülerle dolmus!..."

Bu sirada biri arkamdan sertçe dürttü.

- Köylü, çok sey biliyorum diye damdan bagirlir mi? Disarida toplanan adamlara bir bakin, sizin yüzünüzden müdür "fonar"i kapativerir! dedi "bratva"lardan birisi.

Bu olayin hemen ertesi günü "Sangorod"un müdürü, komiser Kerim Sadiyev'in adami beni arayarak buldu. Dört katli idare binasinin en üst katina çiktik. Kerim Sadiyev'in odasina girdik. Görevli beni müdüre teslim ederek, koridora çikti. Müdürün odasinda, kendisinden baska yine iki kisi oturuyordu. MGD yarbayi Bahadir Idrisov ve yardimci Suhrat. Idrisov, tahminen 45 yaslarinda, kisa boylu, yusyuvarlak biri. Bu adam 1989'dan beri demokratik hareketleri izleyerek, onlara karsi olan mücadeleyi yürütür. Muhalefetin kurultaylarina ve halka açik yapilan toplantilarina resmî olarak katilir. Ben, bu adamla 1993 senesi, tutuklanip hapse konmamdan iki ay önce karsilasmistim.

O yil, nisan basinda Erk Demokratik Partisi baskani Muhammed Salih tutuklanmis ve Içisleri Bakanligi bodrumunda 4 gün alikonulmus, dis ülkelerin baskisiyla tekrar serbest birakilmisti. Kendisinden sehirden çikmamasi için yazili belge alinmissa da, Muhammed Salih Taskent'i terk etmisti. Onun aniden kaybolusu hükûmeti sersemletti. M. Salih partiyi, gizli bir daireden yönetiyor olmasi süphesiyle MGD bütün sehri casuslariyla doldurmustu. 10 nisan günü sabahleyin partinin Hamza sokagindaki binasi OMONçular tarafindan kusatildi. Partinin bütün mal ve mülkü sorgusuz sualsiz müsadere edildi.

Bu haberi duyunca, parti merkezine gitmek için yola koyuldum. Casuslar arkamdan adim adim geliyorlardi. Otobüsten inerken gazeteye sarili metal bir aletle basima vurmayi planliyorlardi ama alet baska bir yere degdi. Casus vurmaya hazirlanirken otobüs aniden hareket edince, planini gerçeklestiremedi. Sonra gürültü koptu, casuslar kaçtilar.

Aksamleyin bu olayi Gençler hareketinden beri beraber dolastigimiz gençlerle degerlendirdik. Onlardan birisi, karete okuluna giden kardesini yanima koruma olarak verdi. Casuslari tutuklama planini hazirladik. Çok geçmeden bizim gençler, dar sokaklarin birinde casuslardan ikisini yakaladi. Belgelerini alarak, kendilerini biraktilar. Ertesi gün partinin Qarasuv semtindeki yerinde bu olaydan bahsettim. Abdulhay Abdumevlanov içisleri bakanligindaki amir Sergey Tahtin'e telefon ederek, benim olayi anlatti. Aradan yaklasik bir saat geçmisti ki bulundugumuz yere, yaninda iki yardimcisiyla yarbay Bahadir Idrisov geldi. Abdulhay ile kucaklasarak görüstüler. "Beraber okumustuk, bir zamanlar yakin ahbaptik", diyerek gülüstüler...

Abdulhay Abdumevlanov'un ricasiyla biz, o casus gençlerden zorla aldigimiz belgeleri Idrisov'a teslim ettik.

Iste, aradan yaklasik bir yil geçmis, cezaevinde, UYA-64.18. cezaevi "Sangorod"da görüsüyoruz.

- Sefercan, alina yazilmis bütün bu çileler. Kim bilebilirdi dersiniz, nasil oldugu belirsiz bir altin para bahanesiyle birilerinin iftirasiyla hapsedileceginizi, derken Idrisov'un merhamet gösterisinin sahteligi okunuyordu.

- Ben de her gün bu altin para töhmetini uyduran teskilat görevlilerini hiç durmadan lanetliyorum, dedim.

- Lanetlemekle dogru yapiyorsunuz, bu isi tezgahlayan Mevlan Umrzaqov simdi cezaevinde yatiyor. O salak "bütün muhalefeti yok ettim, artik kendim baskan olurum" demis. Kendi diliyle yakalandi, derken Idrisov'un sevinçten gözleri parliyordu.

- Eger Umrzaqov'un hapsiyle Özbekistan'in bütün siyaseti degismisse, bu güne kadar kimin kim oldugunu bilmiyormusuz, dedim kinayeyle.

Idrisov bir an sessiz kaldi. Yüzündeki sahte gülümseme kaybolup, öfke belirmeye basladi. Sessizligin yardimcisi Suhrat bozdu :

- Sefer agabey, dilinizin zehrinden burada bulunuyorsunuz. Dün haniminiz buraya geldi. Damda oldugunuz halde, devlet baskanina hakaret ettiniz. Sokaktaki insanlar bu olayi seyretmek için toplandi, dedi ve amiri Idrisov'a bir göz atti.

Sözü Idrisov, devam ettirdi :

- Dün haniminiz, "Sükrulla Mirsaidov tutuklandi" demir. Bu adamin sizin üyeniz olduguna dair malumatimiz var, dedi Erk Partisi'ni kastederek.

-Ilk olarak hanimim böyle bir sey söylemedi. Ikinci olarak Mirsaidov'un bizimle hiç bir alakasi olmamistir, dedim kat'i bir sesle.

- Çok iyi, bu ifadenizi yazili olarak verin, dedi Idrisov.

Bir an düsünceye daldim. "Bunlarin cebinde ses kayit cihazi oldugu kesin, ayrica, hakikaten de Mirsaidov'un bizimle alakasi yok" düsüncesiyle fikrimi yazili olarak verdim.

O günlerde cezaevinde bulunan Erk Partisi sekreteri Hamidulla Nurmuhammedov ve Abdulhay Abdumevlanov hakkinda sordular. Ben bu kisilerin parti islerinden haberdar olmayan kisiler oldugunu söyledim.

Sonralari ögrendigime göre, benim bu ifademden sonra hapsedilenleri serbest birakmislar. Serbest birakirken de Hamidulla Nurmuhammedov'a söyle demisler : "Sefer Bekcan bir defa "öttügünde" buradan çikamazdiniz".

Abdulla Abdurezzaqov agabey siyasî faaliyetlerine hapisten çiktiktan sonra da devam ettigi için, bes ay sonra tekrar hapsedildi. Hamidulla Nurmuhammedov'un ise evi bombalandi. Tesadüf eseri ailesi ve kendisine bir sey olmadi.

Bu insanlar yalnizca düsüncelerinden vazgeçmedikleri için Kerimov rejimi tarafindan takibe alindilar. Milletimizin hürriyeti için mücadelede bu insanlarin gösterdikleri cesaretleri karsisinda ben saygiyla egiliyorum ve onlardan Allah razi olsun diyorum.

Kisacasi, MGD yarbayi Bahadir Idrisov ile sohbetimi iyi sonuçlanmadi. 70 yillik kanli tarihe sahip KGB, adini degistirmesine karsilik is metodu ayni Sovyet devrindeki gibi güç kullanmaya dayanmakta. Görevlilerin sayisini, bütçesini kimsenin bilmedigi bu teskilat bugün baskan Kerimov tarafindan daha da genisletildi. Sovyet zamaninda yalnizca sehirlerde subeleri olan bu "sirket" için ilçelerde dahi bölümler açilarak, yüzlerce kisi ise alindi.

Aradan bir ay geçmisti ki 8 haziran günü aksami Idrisov ile yapilan konusmanin neticesi malum oldu : Benim Qarsi sehrindeki UYA-64-49. cezaevine naklim hususunda buyruk geldi.49. cezaevi o zamanin en vahsî "kizil cezaevi" idi. Ben "Sangorod"da üç ay boyunca buradan getirilen mahkûmlarla sohbetlesmistim. "Sangorod"a getirilen agir hastalar ve ölmekte olanlarin çogu 49. cezaevindendi. Verem, böbrek çürümesi, difteri, dizanteri, ve sarilik hastaliklarinin en yaygin oldugu yer de 49. cezaeviydi. Üç ay boyunca dostlarimin yardimiyla tedavi görmeme ragmen, durumum o kadar iyi degildi.

"Stolipin"in alti kisilik vagonuna yirmi mahkûmu tiktilar. Sözde "tedavi görerek" dönmekte olan mahkûmlar epey sakin görünüyorlardi. Yeni gitmekte olanlar ise, endise ve karamsarlik içindeydiler.



On besinci bölümü

Tren gece yarisi Qarsi'nin Seyxali istasyonunda durdu. Köpeklerin ulumasi, Rusça ve Özbekçe karisik bagrismalar, tren koridorunda basliklarini koltuklayarak kosusturan polisler endise ve karamsarligi daha arttirdi. Polislerden birisi :

- Sefercan Bekcanov burada mi? diye vagonun demir parmakli kapisina gelerek bagirdi.

- Evet buradayim, dedim ben.

Vagonun koridorunda duran bu çamyarmasi birden haykirdi :

- Hayvan, hala nasil cevap verilecegini ögrenmedin mi? dedi.

- Affedersiniz, yurttas komutan, dedim.

- Özrü git babandan dile, derken öte yandan demir parmakli kapiyi açti.

Kogusta üst üste istiflenen mahkûmlar arasinda zar zor geçerek, koridora çiktim. Bir bana, bir elindeki dosyaya bakarak, görevli birden güldü :

- Sefer Bekcan, sen misin veya isim benzerligi mi? dedi ve yine beni bastan ayaga gözden geçirmeye basladi.

Ben cezaevi kurallari uyarinca kendim hakkindaki bilgileri söyledim. Bu sirada en son vagon tarafindan binbasi ünvanindaki görevli geldi.

- Ben bu adami taniyorum, onu asagiya indirin, diye emretti binbasi.

Çamyarmasi polis beni omzumdan kaldirdi. Son vagona takilan "ceza evi arabasi"na kadar ayagimi yere degdirmeden getirdi. 150 kadar mahkûm için planlanan araba, yarim saat içinde doldu. Etraf içisleri bakanligi askerleriyle doluydu. Omuzlarinda kalasnikof asili 18-19 yaslarindaki askerlerin yaptiklari iste daha ziyade çocukluk hevesleri görülüyordu.

Cezaevi arabasi, on bes dakika yol aldiktan sonra büyük bir demir kapi önünde durdu.

Kapinin yanindaki hücrede beser beser , eli arkasinda olarak siraya giren mahkûmlari "kizil cezaevi" kanunlarina göre "kabul merasimi"ne basladilar. SIZO binasi önüne ulasana kadar ne kadar tekme, ne kadar jop yedigimi hatirlamiyorum. SIZO koridorunda çirilçiplak yaparak herkesi kontrol ettiler. Daha sonra çiplak bedene son olarak üçer defa jopla vuruldu ve "kabul merasimi"nin esas kismi yarin olacagini duyurdular.

Incelemeden geçen giyeceklerimizi giydikten sonra koguslara kapattilar. Bizim kogusta yirmi kadar mahkûm vardi. Bir kösede oturuken, onlarin ne kadar perisan olduklarini ve ne kadar karamsarlik girdabina battiklarini gördüm. Belki bunlarin arasinda serbestken hiç bir seyden çekinmeyen hirsizlar, sakiler vardir. Belki haksiz yere tutuklananlar da vardir. Lakin cezaevinin siyah mahkûm üniformasi giydirilen her kimse kanunen suçludur.Buna ragmen, aydin biri her türlü kiyafette taninabilirmis. Duvara dayanmis halde uykusu gelen biri gözüme sicak göründü. Onu bir yerlerde görmüs gibiydim, lakin hatirlayamiyordum...

Kogusun kapisi açilarak, vagon koridorunda gördügüm binbasi içeri girdi. Tutuklular yerlerinden kalktilar.

- Aranizda yeralti dünyasinin yöneticilerinden ve yöneticisi olmaya çalisanlar var mi? diye sordu binbasi.

- Ben varim, "hirsizlar kralinin yardimici" oldum, dedi uzun boylu, iri yari, görünüsünden Avrupa irkindan olan, otuz yaslarindaki genç.

- Normal kogusa mi gireceksin yoksa SIZO'ya mi?, dedi binbasi.

- Hirsizlarin krali olmama az kaldi. Elinden geliyorsa öldür, cezaevine girmeyecegim, dedi mahkûm bozuk bir Özbekçeyle.

Binbasi kapi önündeki gardiyanlara döndü ve onlara bazi talimatlar verdi. Bu sirada kogusun ortasida tas kesilmis halde duran deminki genç agzindan ince bir sis aldi ve hizli bir hareketle gömleginin ön kismini yirtarak karnina sisi sapladi. Karnindan kan fiskirdi ve yirtilan yerden yemyesil karpuz gibi bir sey ortaya çikti.

Bu hadise öyle çabuk gerçeklesti ki, iki üç metre ötede duran binbasi arkasina dolanarak, gencin elinin tutmayi dahi basaramadi. Genç bilegindeki damarlarini da çoktan kesmisti. Kapinin önünde duran gardiyanlar ve binbasi, delikanlinin kan fiskirmakta olan ellerini arkasina götürdü ve kelepçeledi.

"Hirsizlar kralinin yardimcisi" durmadan "Al sana kana!" diye bagiriyordu. En müdhisi de bu adam o halde bile dik duruyor ve karnindaki yariktan o yemyesil midesi çoktan disariya çikmisti. Binbasi ve gardiyanlarin üstü basi kan olmus bir vaziyette hirsizlar krali yardimcisini yere devrimeye çalistilar. Nihayet onu tutabildiler ve yere yatirdilar. Ayagini zincirlediler. Mayor "doktoru çagirin" dedi. Yüz üstü yatirilan, her yeri kipkirmizi kan olan hirsizlar krali yardimcisi yattigi yerde siçramaya basladi.

- Bu adam kriz durumunda, mümkünse basina su dökün, dedi bana tanidik görünen az evvelki mahkûm.

Mayor "su getirin" diye buyurdu. Su geldi. Yatti yerde bagirip, küfrederek siçrayan gencin basina su döktüler. Delikanli sakinlesti, yalniz ikide bir küfür ediyordu.

Mayor "bu salagi tek kisilik hücreye kapatin" dedi. "Kradun"u kaldirip götürdüler.

Mayor kogusun ortasinda durarak :

- Yine kim var "hirsizim" diye dolasan? Sisiniz yoksa iste ben veriyorum, dedi ve herkese tek tek bakti.

Ortaligi sessizlik çöktü.

- Gerisini yarinki "kabul merasimi"nde konusacagiz, dedi binbasi ve kogustan çikti.

Tutuklular fisildasmaya basladilar. Bana tanidik gelen adamin yanina vardim.

- Siz parapsikoloji biliyor musunuz?, dedim.

Adam beni bastan ayaga gözleriyle süzdü. Ben bu adami tutuklanmadan önce bilim adami olabilir diye düsünmüstüm. Yanindan gözüne bakinca tamamen yanildigimi anladim.

- Hayir, bana da mahkûmlar söz etmisti böyle bir olaydan, dedi mahkûm.

Bu adam gayet sakin ve rahat görünüyordu.

Kapi açilarak, gardiyanlardan birisi üç dört isim okudu.

- Ellerinizi arkaya götürerek teker teker çikin, dedi gardiyan kabaca.

Aradan bes alti dakika geçtikten sonra kapi yine açildi ve az önceki mahkûmlar geri girdi. Gardiyan tekrar ismiler okudu, onlar da gidip, yine geri geldiler. En sonunda beni tek basima çagirdilar. Elimi arkamda koridora çiktim. Iki üç metre ötedeki kapi açikti. Görevli, odada oturan kisiden "girsin mi?" diye sordu. Odanin ortasina yazi masasi önünde az önceki binbasi oturuyordu.

- Mahkum Bekcanov ...

- Sefercan, kapiyi kapat, dedi binbasi ve yerinden kalkarak bana dogru gelmeye basladi.

"Simdi tekmelemeye baslayacak herhalde" fikri bir an aklimdan geçti.

- Merhaba Sefer, nasilsin?, diyerek elini uzatti binbasi. Korkarak ben de elimi uzattim. Mayor selamlasti ve yazi masasi önünde duran sandalyayi göstererek, "oturabilirsin" dedi.

Mayorda az evvelki kizginligindan eser dahi yoktu. Gösterdigi bos sandalyaya gidip oturdum. Kendisi de yerine geçerken, söze basladi.

- Sefer, yüzün hala katilasmamis. Önünde oturan binbasi da insan. Lakin ben cezaevinin dis kapisindan girmemle cezaevi müdür yardimcisi binbasi Nazar Halmuradov'a dönüsürüm. Yazarligimi, sarki okuyuculugumu ve siyasî-sosyal dünya görüslerimi disarida birakarak gelirim. Sen de simdi mahkûmsun, sairligini, siyasetçiligini unut burada. Sen Qarsi'nin "kizil cezaevi"ndesin. Kimlerin arasinda oldugun unutma. Buradan iki ayaginla yürüyerek çikip gitmeyi düsün. Git artik, alninda ne yazilmissa göreceksin her halükârda, dedi binbasi ve birden derin bir iç çekti.

Yerimden kalkarak kapiya varmistim ki, binbasi :

- Sefer, disarida kim oldugunu, niye hapsedildigini senden baska kimse bilmesin. Agzina sahip ol!...

Sabahleyin "kabul merasimi" basladi. Kogusun kapisi açilarak, ellerinde joplarla polisler içeri girdiler. "Hos gelmissiniz, sayin suçlular, "kizil cezaevi"mize! Kosarak, teker teker disariya!", diye bagirirken, ellerindeki joplar ise giristi.

Esasen, omuza vuruyorlardi. SIZO meydaninda besli sirayla ellerimiz arkada oturduk. Meydanda 40-50 kadar polis ve bekçi ellerinde sopalarla bekliyorlardi. Sarisin, kisa boylu yarbay Rusça karistirarak konusmaya basladi : "Ben bu cezaevinin, siyasî egitim müdür yardimcisi yarbay Mirsalihov'um. Burada ya ölüp gideceksiniz yahut adam olup çikacaksiniz, ötesinin önemi yok. Siyasetçi mi, demokrat veya dindar adam olacaksaniz, bin beter olun..."

Siyasî egitim müdür yardimcisi yarim saat kadar cezaevindeki mahkûmun nasil davranmasi gerektigi hakkinda bilgi verdi.

Daha konusma bitmeden, dis kapi tarafindan orta boylu, göbeginden ötürü sallanarak yürüyen albay geldi.

- "Karantinadakiler kalkin!" diye bagirdi görevlilerden birisi.

Hepimiz ayaga kalktik. Sisman albay eliyle "otunuz" diye isaret etti.

Cezaevi müdürünün, siyasî egitimi idare eden yardimcisi, mahkûmlara dönerek :

- Iste simdi gelen kisiyi iyi taniyin. UYA -64-49. cezaevinin müdürü albay Alihaydar Qulimbetov'dur kendileri, dedi vurgulu bir tonla.

Qulimbetov, mahkûmlara hitaben :

- Ben buranin "sefi" olurum. "Hirsizlar krali" da "yeralti dünyasinin temsilcisi" de, "maslokrat" da bizzat benim. Baban da, anan da benim. Rahat durursaniz ayaklarinizla çikar gidersiniz, aksi takdirde ölünüz için iki parça kagit bulunur elbet, dedi sisman albay.

Daha sonra cezaevindei siyasî egitimi idare eden müdür yardimcisini yanina çagirarak bir seyler konustular.

- Halmuradov, diye seslendi "sef".

- Buradayim, diye "sef"in yanina geldi, dün benimle sohbetlesen binbasi.

Sef ona bir seyler söyledi. Binbasi bize dogru döndü, sirayla oturan mahkûmlar arasindan beni buldu ve sefe gösterdi. Sef bana bakarken birden güldü. Biraz arkada duran görevliler, amirlerinin neden güldüklerini anlayamadan, birbirlerine bakisiyorlardi. Sef, gözünü benden alarak polislere buyruk verdi :

- "Kabul merasimi"ne baslayin!

Joplar aninda inmeye basladi. Ben basimi ve yüzümü kollarimla sakladim. Feryat figan, bagirti çagirti, kizilca kiyamet koptu. Jop darbeleri dirsek ve omuzlarima geliyordu. Dislerimi birbirine kenetlemistim. Bir ara : "Oturun, kalkin, byük silindiri çekin hayvanlar! Çabuk olun!" haykirmalari basladi. Birisi omzumdan kaldirdi. Etraf toz duman içerisindeydi ve ben de silindiri çekenlerin arasina katildim.


On altinci bölüm

Giysisinin sag kolunda SPP yazili bezi baglamis 30-40 kadar adam bekliyordu. Yasak bölgeye götürün, tas toplasin hepsi!", emri verildi.

SPPci mahkûmlar, kudurmus polislerden de beter kudurdu. Yeni gelen kader arkadaslarini öyle dövmeye basladilar ki "içimden çikan bela içih, nereye gideyim deva için" diyerek çekinmeden aglasa olur.

Dayak bittikten sonra SIZO önündeki meydana götürdüler. Orada herkesi çirilçiplak soyarak, giyecekleri kontrolden geçirildi. Dövme patirtisi arasinda, kimi gömlegini kaybetmis, kimi de ters giymisti.

Tekrar hepimiz beserli safa sokulduk. Ortaya yüzbasi ünvanli kuvvetli, sarisin, kivircik saçli, orta boylu, otuz bes yaslarinda bir adam çikti.

- Ben bu cezaevinin düzeni koruma bölümü amiri Sirabad Mahmudov'um, dedi dik durarak.

Mahkumlar arasinda Qarsi celladi diye ün çikaran yüzbasi bu adamdi.

- Ben idare binasinin dokuzuncu odasinda oturuyorum. Sayet hoparlörden "falan mahkûm derhal dokuzuncu odaya gel", diye anons edilmisse bu isin kötü demektir. Oradan ya dogru SIZOya gidersin, yahut bir yerin sakat olarak çikarsin. SIZO, PKT surada, -diye arkasindaki tek katli binayi gösterdi ve sözüne devam etti,- buraya düserseniz, sag çikmazsiniz veya çiksaniz da uzun yasayamazsiniz, anladiniz mi!?.

Qarsi celladinin yalniz cellatlik degil asari kendi begenmislik hastaligina yakalan vahsî bir mahluk oldugu açikça görünüyordu. Eski zamanlarda cellatlar, katil meydanina yüzün saklayarak çikarlardi. Bu adamin ise, cellatligindan dolayi övündü alenen görünüyordu.

O gün ögleye kadar hamma indirip, saç ve sakallarimizi tiras ettiler. Kapkara ince kumastan dikilen mahkûm elbisesini giydigimde, tarla korkuluguna benzemistim.

Hoparlörden "karantinadaki mahkûmlar ögle yemegine" duyurusu isitildi. Ögle yemegi yagsiz ve tuzsuz kaynatilan arpadan ibaretti. Kisi basina 150 gr. kara ekmek verdiler. Ekmek ise maya kokusu gelen yari pismis hamurdan ibaret.

Özbekistan'in bütün cezaevlerinde buna benzer ekmer verirler. Yemekhanelerinde hazirlanan yiyecekler asla beslenme ve hijyen kurallara uygun degildir. Üstelik, cezaevleri kurulurken "Islam Kerimov adli adam baskan olacak, hapsetmeler baslayacak" diye düsünülmemistir. Örnek olarak, UYA-64-49. cezaevini ele alalim. Bu cezaevi kurulus planina göre 850 kisilik. 9 Haziran 1994 günü bu cezaevinde beni 3741. mahkûm olarak kaydettiler. 1996 senesinde ise buradaki mahkûm sayisi 5 bini geçti. Yatakhanelerde yalnizca yatak degil hatta hava dahi yetismiyordu. Kanalizasyon yok, içme suyu asiri derecede pis, cezaevinin her yerinde "soguk su içmek yasaktir" diye yazilar asmislar. Qarsi çölünde hava sicakligi ise 42-45°C, dolayisiyla su içmeden yasamak çok zor.

Ögle yemeginden sonra karantina bölgesine mahkûmlar gelmeye basladilar. Buranin düzenine alisan bu mahkûmlar birisini ariyorlardi. Onlardan biri yanima geldi.

- Sefer Bekcan agabeyi getirdiler demislerdi, onu taniyor musun? diye sordu mahkûm.

- Hayir, öyle birini tanimiyorum, dedim cevaben.

Dogrusu, ondan çekinmistim. Çünkü herkes ayni üniformali, baslar dahi ayni sekilde trasli, yumurta gibi parliyordu. Bunlarin içinden hangisinin iyi, hangisin casus oldugunu tefrik zordu. Hatta öz kardesini bile taniyamaman mümkün burada.

- Mahkum Sefer Bekcanov, derhal idarenin dokuzuncu odasina gelin, buyrugu duyuldu hoparlörden.

Kolunda SPP yazili mahkûmlardan biri "Bekcanov kim?" diye aramaya basladi. SPPçinin yanina giderek "Benim" dedim.

- Çabuk ol, seni dokuza çagiriyor, dedi bagirarak.

Idare binasinin birinci katindaki koridorda Qarsi celladi önümüze çikti. Karnima bir tekme atti, agridan dolayi egilmistim, basima elinde tuttugu kalin dosyayla bir vurdu, yüzüstü yikildim.

- Hayvan, sana gösterecegim simdi, nasil bir yere geldigini, diye bagirdi.

Yerimdin kalktim.

Cellat, omzumdan çekerek disariya sürüdü. Yol boyunca küfrederek hakaretler yagdirdi. SIZO binasina götürdü. Gardiyan demir kapiyi açti, içeride birini dövüyorlarmis. Heybetli, boyu yaklasik iki metre olan, yüzünde çiçek izi olan bir yüzbasi beni bastan ayaga süzdü.

- Bu da onlardan, yeni geldi. Propaganda yapiyor, diye belgeleyin, dedi beni sürüyerek getiren Qarsi celladi.

Heybetli yüzbasi elinde çevirdigi jopla basima vurdugunu hatirliyorum yalnizca. Gözümü açtigimda kogustayim. Alnima islak bez koymuslar. Yerimden kalkmak istedim. Mahkumlardan biri "Sefer agabey, simdilik kipirdamayin" dedi. Basima elektrik çarpmis gibi oldu, gayriihtiyarî elimle basimi yokladim. Usturadan sonra pürüzsüz olan basim simdi yamru yumruydu.

- Mamarahim jopun sapiyla vurmus basiniza, dedi birisi.

- Mamarahim de kim? diye sordum.

- Mamarahim Haydarov, DPNK olarak çalisiyor, dedi mahkûmlardan biri.

Yerimden kalktim. Kogusta bir kenarda yigilan ranzalar kilitlenmis. Bes alti yere yerlestirilen demir oturaklara mahkûmlar birbirlerine dayanarak ikiser ikiser oturmuslar.

- Taniyin, Sefer Bekcan adli delikanli bu iste, dedi bana arkasi dönük adam.

Bu ses bana tanidik geldi.

- Geldigine bir gün olmadan, tadin kaçmis, dedi ve tanidik sesli adam gülerek bana döndü.

Bu mahkûm Enver Tillanazarov'du. Onunla 1990 baharinda tanismistim. O zamanlar bu adam Özbekistan'da ilk özel bankayi açmisti. "Enverbank"in reklamini Taskent'te adim basi rastlamak mümkündü.

Biz o yil Fahriddin Xudayqulov, ben, Selavet Umrzaqov, Qudret Babacanov ve ressam Qurbanay Metkerimov, besimiz müstakil bir gazete çikarmayi kararlastirdik. Gazetenin adi "Münasebet" konuldu. Haftada bir defa Özbekçe ve Rusça olarak çikmasi ve bütün Türkistan cumhuriyetlerinde dagitilmasi hedeflendi. Gazetenin gayesi Türkistan halklarinin birligini saglamak için egitici tesvikte bulunmakti. Ama siyasî ve mâlî meselemiz, hallolmamisti. Devlet bankalari böyle gazeteye para vermeyecekleri açikti. Tanidiklardan biri "Enverbank"in sahibi ve yöneticisi Enver Tillanazarov'un yardim edebilecegini söyledi. Kendisiyle görüserek, maksadimizi anlattik. Gazetenin bir sayfasi Tillanazarov yönetiminde hazirlanan "Özbekistan isbilermanlari" sirketi ve "Enverbank" reklami için ayrilmasi sartiyla bize kredi verilecek oldu.

"Münasebet" gazetesinin ilk sayisi 16 safya ve yüz bin adet olarak Çimkent basimevinde basildi. Gazetinin dört sayisini çikarmayi basarabildik. Fahriddin Xudayqulov gazete çikarmak için gerekli ruhsati Moskova'daki Sovyetler Birligi hükûmetinden almisti. Moskova'nin ruhsatnamesiyle çikmakta olan gazeteyi kapatmaktan korkan Özbekistan hükûmeti baska bir yol tuttu. Gazete ofisini geceleyin atese verdi ve bütün teknik aletlerimiz yandi gitti. Bizi Özbekistan basin komitesine çagirdilar. "Eger gazeteyi yayinlamayi durdurmazsaniz, yanginin sorumlulugu sizlere yüklenecek", dediler. Bu, her birimize üç yildan bes yila kadar hapis cezasi demekti. Bu tehdit sayesinde aydin ve üretken grubu dagitmislardi.

Iste, aradan üç yil geçmis, Enver Tillanazarov ile Qarsi'daki UYA-64-49. cezaevinde, SIZO kogusunda görüsüyoruz.

- Kendiniz tanisin, dedi Tillanazarov baska gençlere dönerek.

- Muhammedcan, dedi orta boylu, 25 yaslarindaki kuvvetli genç.

- Hüsniddin (Qutbiddinov), dedi uzun boylu, sarisin, 18-19 yaslarindaki delikanli.

- Her ikisi de Adalet teskilatindan, dediTillanazarov bana bakarak.

- Yusufcan Imamov, Mücahitler Partisi baskani, diyerek uzun boylu, gözlüklü, 45 yaslarindaki biri elini uzatti.

Kogustaki baska gençlerden de o veya bu siyasî teskilatlarda faaliyet gösteren kisilermis meger.

Geceleyin kogusa ellerinde joplarla polisler geldi. Herkesi yüzü duvara gelecek sekilde siraladilar. Elimi kaldirmis halde duvara tutunurken, "onar onar" emrini duyunca bedenim ürperdi. Beni hangi polis dövdügünü bilemedim ama "adaletli" imis: içimden ona kadar saydim, tami tamina on jop yedim. Hiç kimseden ses çikmadi, hiç kimse feryat etmedi. Bagiran mahkûm yüzünden herkese tekrar onar jop vurulacagini hepimiz biliyorduk. Polisler gittiler.

Aradan yarim saat geçtikten sonra müdüriyetin nöbetçi müdür yardimcisi gardiyanlar geldiler. Mahkumlar teker teker aramadan geçirildi. Sonra "beser beser" emri yankilandi ve gardiyanlar derhal ise giristiler. Jop darbelerine bas egercesine omuz tutan mahkûmlardan yine ses çikmadi.

Geceleyin kapi açilarak, koridorda gardiyanlari amiri göründü. Onun elinde bir kagit vardi. Isimleri okumaya basladi. "Enverbank" ile benim ismim çikmadi.

Ismi okunanlari koridora çikardilar ve kapiyi kapadilar. Büyük kogusta ikimiz kaldik. Yarim saat kadar sonra kapi penceresinden bulasik suyu gibi bir yemek ve bir parça kara ekmek uzattilar.

- Sefer, benim yemegimi de yeyin. Benim midemde iki üç günlük yag var, diye karnina vurdu "Enverbank".

Gece saat 11'de duvara dayayarak kilitlenen ranzalari indirdiler.

Sabahleyin saat beste uyandirdilar ve ranzalar yeniden duvara kilitlendi.

Kahvaltidan sonra kogus kapisi açildi ve esikte albay Alihaydar Qulimbetov, siyasî egitimci müdür yardimcisi yarbay Mirsalihov, binbasi Halmuradov, Qarsi celladi yüzbasi Sirabad Mahmudov ve henüz tanimadigim bir kaç polis duruyordu.

- Enver Tillanazarov adli mahkûm iste su, dedi Sirabad "Enverbank"i göstererek.

- Bu da Sefer Bekcanov, propanaganda yaptigini size söylemistim, diye bana ters ters bakti Qarsi celladi.

- Önce para meselesini konusacagiz, para. Öyle mi "Enverbank"? Geldigine bir hafta oldu, sesin çikmadi. Kendiliginden yanima gelsen ölür müydün? Buranin amirinin ben oldugumu bilmiyor muydun, ebleh? Simdi burada binbasi Halmuradov'a ne kadar rüsvet verdigini söyleyeceksin yahut da cesedin çikacak buradan!, diye bagirdi Qulimbetov.

- Yoldas albay, mahkûmlarin önünde beni asagilamayin, dedi binbasi Nazar Halmuradov.

- Benim yerime oturdugunda istedigin yaparsin, ama su anda burada amir benim. Gerekirse, seni de iste bunlarin arasina tikmak elimden gelir. Kaybol buradan! diye bagirdi Qulimbetov binbasi Halmuradov'a.

- Evet, artik bu kiytirikla konusalim, diye bana dogru döndü müdür. - Sen çocuk bir vursalar ölürüm diyorken, siyasete karisip da ne yapacaktin? Baskan ile oyun mu oynayacaktiniz, ahmaklar! Simdi Kerimov zamani, onun dedigi dedik. Sen çocuk buradan diri çikmayacaksin. Seni kendim öldürerek bu cezaevine gömdürecegim, anladin mi, hayvan?! Salih'in de, paran varsa, paran da sana yardim edemez. Senin gibiler is basina gelerek bizim rizkimizi mi kesmek niyetindesiniz? Bende üstekilerin izni var, nereye yazarsan yaz, feryadini Tanri'n dahi duymaz burada!, diye bagirdi ve arkasinda dimdik duran Qarsi celladini yanina isaret etti.

- Baskanimizin düsmanini her gün bir güzel tozunu çirpacaksin. Artik bu senin hesabinda, dedi Qulimbetov.

Amirinden bu "mühim" buyrugu alan yüzbasi Mahmudov bütün "maharetin" gösterdi. Bir hafta içinde yüzüm gözüm, bütün bedenim yara bere içinde perisan hale geldi. Ciger ve böbreklerim ciddî hasar gördü. On günlük dayaktan sonra, bedenim sismeye basladi. Böbreklerim tam çalismadigini, durumumun agirlastigini gören gardiyanlarin basi doktor çagirdi. Doktor halimi görünce, "bunu SIZO'dan çikarmak gerek", dedi. Gardiyanlarin amiri, "yukaridan buyruk gelinceye kadar, burada kalacak", dedi.

Baska kogusa aktardilar. Burada kimse yoktu. Bir kaç tane igne vurdular ve bir aletle ile toplanan idrari aldilar. O gün dünyada benden daha bahtiyar kimse yoktur. Hülasa, 15 gün geçtikten sonra SIZO'dan çiktim. Sançasta yatirdilar. Esim Qurbanay ile kisa bir müddet için görüsmeme izin verdiler.

Benim agir vaziyette yattigimi herkes tarafindan duyulmus. Annem, babam, agabey ve kardeslerim, cezaevi önünde haftarlaca görüsme için beklemisler (Siradan mahkûmlara kanunî veya para karsiliginda kanuna bakmadan görüs izni verirlerdi). Esim, cumhuriyet bas savciligina dilekçeler yazmis. Milletlerarasi insan haklari teskilatlari ve bilhassa Özbekistan insan haklari teskilati üyesi Mihail Arzinov'un çabalariyla kisa müddetli bir görüsmeye izin alabilmisler.

On dakikali bu görüsme idare görevlilerinin tam bir gözetimi altinda gerçeklesti. Qurbanay bana, dostlarimiz tarafindan toplanan ilaçlari teslim etti. Qurbanay benim o günkü halimi söyle anlatiyor : "Sizi öyle gördügümde, yasayacaginizi ve bizim tekrar görüsecegimiz sanmamistim".

Her zaman kader arkadaslarimin beni gördüklerindeki düsüncelerini anlamaya çalisirdim. Lakin onlar "akillarindan geçenleri" epey sonra, hürriyete kavustuktan sonra söylemislerdir. "Siz Allah'in sevdigi kulusunuz, o eziyetlerden canli kurtulacaginiza hiç kimse inanmamisti", demislerdir.

Siyasî mahkûmlari her bayramda ceza hücresi (SIZO)'ne atarlardi.

19 Agustos 1994 günü beni önce bes günlük SIZO, arkasindan alti ay için PKT'e koyulmam yönünde yukaridan emir geldi.

UYA-64-49. cezaevinde on iki kisi o veya bu siyasî sebeplerle hapsedilmisti. Biz birbirimiz ile yalnizca SIZO koguslarinda görüstük, o kadar.

19 Agustos günü, on iki siyasî mahkûmun hepsi ayni anda SIZA hücrelerine götürüldü. Ben 15 gün boyunca, her gün üç dört defa dayaga dayanamadim. Bir defasinda bayilmisim. Cezaevi hastanesinde gözümü açtim.

Genellikle mahkûmlar memnundu. Baskan bagimsizligimin üçüncü yili sebebiyle af kararnamesini imzalamis. Kararnameye göre, üç yila kadar ceza alanlar, daha önce serbest birakilacakmis. Benim de ceza sürem üç yildi. Lakin bu aftan, diger siyasî mahkûmlar gibi, ben de mahrumdum. Özbekistan cezaevlerinde yüzlerce siyasîler affin çikmasindan bir gün önce toptan "tertip bozanlar"a dönüsürlerdi. Tertip bozana ise, af uygulanmazdi. Bazi af bekleyen mahkûmlar benimle "sizleri ne zaman SIZO'ya hapsedecekler" diye sakalasirlardi. "Kimine matem, kime dügün" diye böyle durumlar için söylemis olmalilar.

Cezaevi hastanesinde bir aydan uzun bir zaman yattim, fakat kendimi bir türlü toplayamadim. Doktorlar beni Taskent'e, cumhuriyet mahkûm hastanesi "Sangorod"a gönderdiler. Agir halde olmama ragmen, orada da çok tutmadilar. Gidip gelene kadar yoldaki eziyetlerden yürüyemeyecek hale geldim. Cezaevi hastanesinde yatarken, bu dünyadan ümidi hemen hemen kesmistim.

Bu sirada cezaevinde benim hakkimda korkunç dedikodular yayilmis. Kimse yanima gelmiyordu. Mahkumlar hatta selamlasmaya dahi korkuyorlardi. Günlerden bir gün, cezaevinin eseddî SPPçi mahkûmlardan biri benim yattigim ranzanin yanina kagit torbada bir seyler koydu ve :

- Içindekileri sizin henüz tanimadiginiz bir atahan gönderdi. Yarina yine gelecegim, gerekli seyleri söylersiniz. Elimizden geldigince yardim edecegiz, dedi ve cevabimi beklemeden çekti gitti. Kagit torba yiyecekle doluydu.

O günden itibaren, doktorlar da bana daha baska muamele etmeye basladilar. Hiç bir yerde bulunmayan ilaçlar benim için hemen bulundu. "Yabanci atahan" adina her iki üç günde bir kagit torbada hediyeler gelirdi. Bana bu denli iyiligi korkmadan yapan adami ne kadar sorustursam da söylemezlerdi. "Siz ayaga kalkarsaniz, kendileri gelirler", diyorlardi.

Kasim ayi ortalarinda ayaga kalktim. Iç kanamam durdu.

Gün asiri hastanenin arka tarafindaki tenhaca bir yere güneste oturmak için çikardim. Bir gün tek basima düsüncelere dalmisken, birinin "esselamualeyküm" dedigini isittim. Yukariya baktim : Mahkum üniformali, yasli olmasina ragmen dinç, kuvvetli, bir gözlüklü adam gülümsüyordu. Yerimden kalkmak istedim :

- Sefercan kimildamayin, dedi yabanci.

- Ben kandirmislar doktorlar. Sizi, iyilesip at gibi oldu demislerdi, hala renginiz solgun, dedi ihtiyar.

- Ben sizi hala taniyamadim, affedersiniz, hastalik iste, hafizam pek yerinde degil, dedim.

- Ahmedcan agabeyinizim ben. Ahmedcan Adilov ismini duyumus muydunuz?, diyerek tekrar gülümsedi yeni tanidigim.

Uzun uzadiya konusmadik, casuslar etrafimizi sariverdiler.

Ben Ahmedcan Adilov hakkinda yazilan kitaplardan kimilerini okumustum. Hatta 1986 senesi bu adam "Biz Timur'un soyundaniz, komünizm ideolojisinin ölümü yakin" dedigi için mahkemesinin durduruldugu aklimda.

Ben bu adamin Sovyet devrinde yöneticilik faaliyeti hakkinda yazilanlarin ne kadarinin dogru yahut yanliz oldugunu bilmiyorum, bu hususta hakemlik yapmayi da istemiyorum. Yalniz benim cezaevinde rastladigim Ahmedcan Adilov aydinlik bir çehresi olan, dogru sözlü, bes vakit namaz kilan biriydi. Bana ömrümün en agir devresinde yardim elini uzatan bu adama minnettar oldugum belirterek tesekkür etmek istiyorum. Allah onu kollasin, diyorum.

Kasim ayi benim için "eser yazma ayi" oldu. On, on bes kadar siir yazildi ve benim yarali ruhumu biraz canlandirdi. Sançast amiri Rozibay Ibrahimov da siir yaziyormus, onunla yaptigimiz sohbetler bana ayrica güç verdi.

Fakat cezaevi müdürü albay Qulimbetov'un mesum gölgesi Sançastin üstüne de düsüyordu. Qulimbetov, içisleri bakani yardimcisinin akrabasi, ayni zamanda bakan Almatov'un da köylüsüydü. Bu yakinlik, akrabacilik ve bölgeciligi güçlendiren Kerimov zamaninda çok önemliydi. Qulimbetov, rüsveti isteyip de almaz, isi döverek alma derecesine getirmisti. Mahkumlari sebepsiz yere sakatlama, hatta öldürmek, onun için hiç bir sey ifade etmiyordu. Bu hali degistirmek zor olsa da, buna çabalamak gerekmekteydi. Polisler içinde de Qulimbetov'dan nefret edenler peyda olmaya baslamisti. Sançast amiri Ibrahimov da bunlardan biriydi, ama kendisi benim cezaevindeki vaziyet hakkinda disariya bilgi verme yönündeki fikrime katilmadi. Yalniz yüzbasi Rasul Xaltöreyev bu tesebbüsü destekledi ve cezaevindeki vaziyet hakkindaki mektubumu esim Qurbanay'a, o ise milletlerarasi teskilatlara ulastirmaya yardim etti.

Bu arada mahkûmlar arasinda bulasici hastaliklar hizla yayilmaya basladi. Cezaevinde karantina ilan edildi. Görüsmeler yasaklandi. Bu tedbir hastaligin bulasmasindan degil, dis dünyaya cezaevindeki vaziyet hakkinda haber çikmasindan korkuluyordu. Her gün üç dört kisi ölmeye basladi.

Beni hastalarin bulundugu bölüme aktardilar. Burada 200'den ziyade agir hasta mahkûm, sözde de olsa biraz rahat yasiyorlardi. Lakin onlar da idareye malum miktarda rüsvet vermeye mecburdular. Qulimbetov cezaevinde satilmayan sey yoktu.

Albay Qulimbetov ile aramizda gizli çekisme gittikçe artti. 18 Subat 1995 günü bu zidlik açik çatismayi dogurdu. Ahmedcan Adilov ile beni idare binasina çagirdilar. Orada bizi sivil giysili uzun boylu, saçlari dökülmüs, kirk bes yaslarindaki biri bekliyordu. Kendisini tanistirdi. Qasqaderya sehri MGD yöneticilerindenmis. Idare binasindaki odalardan birisine girdik. Orada renkleri solmus yüzbasi Rasul Xaltöreyev bulunuyordu. Yazi masasinda ise, sivil giyimli genç bir adam bir seyler yaziyordu.

- Bu görevliyi taniyor musunuz?, diye sordu bizi buraya getiren MGD görevlisi.

- Benim gözüm iyi görmüyor. Üniformalilarin hepsini birbirine karistiriyorum, dedi Ahmedcan agabey.

- Ya siz Bekcanov, bu adami iyi tanimis olmalisiniz?, dedi yine ayni genç bana bakarak.

- Eger herhangi bir görevliyi iyi tanisaydim, bu hale gelmezdim, dedim ben.

- Ikiniz ile baska yerde daha iyi konusulur. Gidin, bölümlerinizden çikmadan bekleyin, dedi MGD görevlisi.

Ayni gün Ahmedcan Adilov'u komsu cezaevi UYA-64-33'e götürdüler. Beni ise, özel aktarmayla Taskent'e "Sangorod"a getirdiler. UYA-64-39'dan götürürlerken, Qulimbetov önümüze çikti :

- Çocuk sen, bana fena oyun oynadin. Iste simdi yeniden baska bir uydurma suçdan dolayi yargilanacak ve mahkûm edileceksin!, dedi kindar bir sekilde Qulimbetov.


On yedinci bölüm

"Sangorod"a gelir gelmez, gayriresmî sorgulama basladi. Sorgulamayi cezaevleri idaresi görevlisi Asmanov ile binbasi Kerim Sadiyev yürüttü. Onlarin ellerinde Qarsi cezaevinde yazilan bir grup siirlerim vardi. Bu siirlerde Baskan Islam Kerimov'a hakaret eden sözlerin oldugu iddiasinda bulundular. Ben bunu kabul etmedim. Bana bir hafta mühlet verdiler, ben siirlerimi izah ettim. O siirlerin birisi benim daha sonralari bir buçuk sene eziyet görmeme sebep oldu.

Neki ötse menden ötibdi, Ne olduysa benden olmus,

Menikidir su pisgen yavgan. Benimdir su pisen yavgan.

Çömiç, qazan mendendir, Çömçe, kazan bendendir,

Otin boldi siz bergen ferman, Odun oldu sizin verdiginiz ferman.

Xahlañ asiñ, xahlañ avf etiñ, Ister asin, ister affedin,

Neki ötse, menden ötibdi, Ne olduysa benden olmus,

Bar bayligim bir havuç tariq, Bütün zenginligim bir avuç dari,

Sundan qorqib alaman bilmey, Bundan korkarak yiginlar bilmeden,

Sizniñ tamarqa çumçuq ekibdi. Sizin evin ardindaki yere serçe ekmis.

Qarsi, Seyxali, Ekim 1994.

Bütün dünyayla alakasi kesilen insana böyle satirlari ancak ilahî güç söyletebilirdi.

Bir aralikta, yani siirin yazildigi günün ertesi bes siyasî tutukluyu affetme hakkinda baskanin kararnamesi yayinlandi.

Atanazar Arifov, Selavet Umrzaqov, Inamcan Tursunov, Hazretqul Xudayberdiyev ve Polat Ahunov serbest birakildi.

Sangorod'daki sorgu memurlari "sayet rahat dursaydiniz listede siz de olurdunuz", diyerek beni inandirmak istemisti.

Onlarin benim etrafimda fir dönüyorlardi ama onlarin asil maksatlarini bilmiyordum. Nihayet gerçek maksatlarini açikladilar : "Özbekistan'daki simdiki durumun sebebi Islam Kerimov degil, onun etrafindaki iki üç kisidir. Onlarin en esasîsi görevden alinirsa, beraberindekiler kendiliginden dökülürler. Bu esasî kisi Ismail Cörebekov'dur. Onu vazifeden almada siz mühim rol oynayabilirsiniz. "Cörebekov Erk Partisi'ne maddî yardimda bulundu", diye ifade verirseniz, yeter, dört yaniniz kible, hürsünüz", dediler. Kisacasi, beni bir saray oyununda oynatmayi istediler. Ben bunun asagilik bir oyun oldugunu hemen anladim, ama derhal reddetmedim. Esimle görüstürmelerini istedim. Razi oldular. Ertesi günü Qurbanay ile görüstük. Onlarin izin vermelerinden önce Qurbanay ile konusmuslar. "Kocaniz bizim teklifimizi kabul etmiyor. Eger siz de kabul ettiremezseniz, onu bir daha canli göremezsiniz" demisler. "Nasil bir teklif oldugunu ben de ögrenebilir miyim?" diye sorunca, Qurbanay'a : "Bunu yalniz kendisi biliyor, sayet size söylerse, neticesi hayirla sonuçlanmaz", diye cevap vermisler.

Kisacasi Qurbanay'la görüstük. Oglum Celaliddin'in hastaligina ragmen, beraberinde getirmis. Dört yasini geçen çocuk beni tanimadi. Içimden aglamak geldi, kendimi tuttum. Qurbanay "yukaridan" size bir teklifte bulunuldugunu ve bunu kabul ederseniz, serbest birakilmaniz mümkün oldugnu söylüyorlar, dedi. Ben bu iste hiç bir güvence olmadigin söyledim. Bu teklif açik olsaydi, onlarin basi gider, onlara bunu söyle, dedim. Görüsmemizin tam bir gözetim altinda oldugunu ve her bir sözün kaydedildigini biliyordum.

Görüsmemiz bittikten sonra Qurbanay binbasi Sadiyev'in yanina gitmesi ve benim "evet" veya "hayir" dedigimi ona bildirmesi gerekiyormus. Vedalastik. Daha dogrusu ben esimle fikren vedalastim. "Onlari son defa görüyorum", seklindeki fikir bütün görüsme boyunca beni hiç terk etmedi. Bundan sonra ne olacagi yalniz Allah'a malumdu.

Ayni gün beni hiç bir yere çagirmadilar.

Ertesi günü sabahleyin binbasi Kerim Sadiyev'in yardimcisi geldi ve beni Sadiyev'in odasina götürdü. Odaya girer girmez Sadiyev bagirdi : "Senin elinden rahat yok. Hapiste bulundugun halde rahat durmuyorsunuz! Referendumun öncesinde dis ülke ahmaklari kiyamet koparacagiz diye tehdit ediyorlar. Eger bir sey olursa, iyice anla, senin de isin biter. Iste buna bir imza at. Referendum ertesi günü dört tarafinda kible", diye elime üç dört sayfa kagidi tutusturdu.

Ayakta dururken yerimde kagitlari okumaya baslamistim ki "otur" diye yer gösterdi. Bir bardak çayla bir tabak dolusu keki önüme koydu.

En kaliteli Finlandiya kagidina güzel bir yaziyla yazilan evrakin basligi çok net aklimda : "Zor zamanda sinanan dosta".

Makale benim adima yazilmisti. Içinde Erk Demokratik Partisi baskani M. Salih'in siyasî nankörlügünden baslayip, onun yüzünden hapsedildigim zaman, kendisinin zevk u sefa içinde yabanci ülkelerde dolastigini, ailemin en agir vaziyette yasadiklarini bildigi halde, yardim etmemesine kadar yazilmisti. Bu giybetvârî makalenin sonundaki "Devlet baskanimiz Islam Kerimov'un 2000 yilina kadar vazifesinin uzatilimasini destekliyorum" cümle, ana fikirdi. Makaleyi okumayi bitirince Sadiyev'e dönerek :

- Bunu yazan kisiyle görüsmem mümkün mü?, diye sordum.

- Dogrulari yazmasina mi sasirdin?, dedi Sadiyev.

- Hayir. Bunu yazan kisinin, kendi eski dostuna neden tas attigini sormak istemistim, dedim.

Sadiyev'in öfkesi kabarmaya baslamisti. Eger simdi sözümü söylemeyi basaramazsam, ikinci bir firsati için geç kalacagimdan korkarak :

- Bunu Murad Muhammed Dost yazmis. Bir zamanlar Muhammed Salih'in yanindan ayrilmazdi. Hatta Muhammed Salih'e bir romanini dahi atfetmisti. Artik devlet baskaninin kanatlari altina girerek, böyle "eserler" yazmaya zamani var mi ki?

- Niye bunlari bana söylüyorsun? Sen kimsin ki? Püf desem uçup gidersin, aptal! Dedehan Hasanov yalandan da olsa yazip verdi. Bir mahallede oturuyoruz, simdi evinde... Baskan dogru yapiyor senin gibileri hapsederek. Is verince almadiniz!, dedi Sadiyev.

- Is verdiginde almadigimiz dogru. Çünkü biz makam için degil, milletimiz için mücadele ettik, demeyi basarabildim ve Sadiyev bagirdi :

- Çik disari! Defol! Yarin Qarsi'in cehennemine gideceksin, oradan cesedin çikar artik!, dedi.

Referendum öncesi mahkûmlara Özbek pilavi takdim edildi. Baskan Islam Kerimov'a tesekkürler ederek, zavalli mahkûmlar bir defa olsa da karinlarini doyurdular.

17 Mart günü Özbekistan'daki diktatörlügün ömrü 2000 yilina kadar uzatildi. O gün beni tekrar Stolipin hazretlerinin icad ettigi vagon Qarsi'ya götürdü.

Yine o UYA-64-49. cezaevine geldik. Beni yeni gelenlerle birlikte ikinci defa "kabul merasimi"nden geçirdiler. "Kabul merasimi" sonunda yüzbasi Arzimurad Fermanov, agzimi burnumu kan içinde birakti. Cezaevindeki kader arkadaslarim akan kani durdurmaya yardim ettiler. Ilk önce yanima Semender Qoqanov geldi.

UYA-64-49. cezaevi casuslarin en fazla bulundugu yerdir. Açlik, asagilama, ölüm ve hayat arasinda kalan iradesiz mahkûmlar idareye haber tasiyarak geçinirlerdi. Haberin kiymetine göre ekmek veya buna benzer seyler alirlardi. Bilhassa siyasî mahkûmlar hakkindaki haberlere yüksek fiyat biçilirdi. "Sangorod"a gidisime kadar etrafimdaki casuslari bilirdim. Geri döndügümde, yeni casuslar ortaya çikmisti.

Kapitan Rasul Xaltöreyev isten alinarak komsu UYA-64-61. cezaevine egitim islerinde görevli siradan bir memur olarak atanmisti. On alti yil iç isleri sahasinda hizmet eden bu adamin dünya görüsünde büyük degisiklikler baslamisti. O, bu cezaevindeki siyasî mahkûmlara yardimci olan yegane görevliydi.

3 Mayisa 1995'e kadar, geçmise nazaran sakin geçti. 3 Mayis günü cezaevinde "bugün af çikacak" dedikodusu yayildi. Bu dogru habermis, çünkü 5 bin mahkûm içindeki on siyasî mahkûm SIZO'ya gittik. Bir saat içinde bizi "sedid düzen bozucular" diye belgelediler. Bana her zamanki gibi "rejime karsi propaganda yapiyor" suçunu yüklediler.

Beni "cezaevinin aptali" diye anilan Albert Gidelman adli gencin bulundugu kogusa attilar. Kogusa iki kisiden baska kimseyi getirmediler. Albert sabaha kadar bagirarak agladi. Sabahleyin bir grup polis kogusa girdi. Düzeni bozan kogus mahkûmlarini her zamankinin iki kati dövdüler. Bana Albert'in ahmakligi sebebiyle iki kati dayak nasip oldu. Kapitan Mamarayim Haydarov'un tekmeleri beni yerimden kalkamayacak hale getirmisti. On bes günlük cezanin altinci günü Sançasta yatirdilar. Bir buçuk ay tedavî görmeme ragmen kendime gelemedim. Taskent'ten cezaevleri idaresi amiri albay Sevket Kerimov gelerek halimi görünce, "Sangorod'a yollansin", dedi.

12 Temmuz 1995 aksami yola çiktik. Vagon, yaklasik 120 cm. eninde, 2 m. boyunda olan iki kisilik bir hücreydi. Temmuzun gündüz sicagi vagonu öyle isitmisti ki, aksam olmasina ragmen, vagonun içi 40°C'in altina inmemisti.

Beni üst kat ranzaya yatirdilar. Asagidaki yatakta durumu benden de agir olan mahbus Sevket Abdullayev yatiyordu. Dogum yili 1952, Fergane sehrinden, bes çocuk babasi.

Sevket durmadan inliyor, kan kusuyor ve agliyordu. Akcigerlerindeki verem artik kansere dönüsmüstü. Pratisyen doktor Xalbay, Sevket ilaç veriyor, igne vuruyor, ama derdine deva olamiyordu. Bunu doktor gibi, Sevket'in kendisi de biliyordu. Lakin bilmesi fayda etmiyordu, yalvarir bakiyor ve yardim istiyordu. Zavalli, çocuklarinin ismini söyleyerek, annesini çagiriyordu. Ama onun en çok söyledigi, söyleyip de yorulmadigi sözü suydu :

"Oglum gelmiyor, oglum gelmiyor doktor, doktor beni kurtarin!..."

Üst ranzada yatarken, bu çaresiz adamin bir sözü durmadan tekrarlamasi birde tepemi attirir, bir seytanî ses içimden söyle derdi : "Ben de agir halde yatiyorum, ne kadar tahammülsüz bu adam!".

Sonra derhal utaniyorum, böyle düsündügüm için utaniyorum.

Ne kadar zaman geçtigini bilmiyorum, her halde gece saat iki veya üçtü. Bizim posta trenine takilan, cezaevi vagonumuz Semerkand taraflarina yaklasmisti. Asagidaki yataktan Sevket'in inlemesi henüz kesilmemisti. Agri onu uyutmuyordu.

Benim gözüm daldi veya daldi gibi olmustu. Uyudum diyemiyorum, çünkü gördüklerim öyle gerçekti ki, düs veya hayal baska türlü olurdu. Ben her gün rüya görürüm, ama o sicak ve nefessiz vagonda, o gece gördüklerimi ben düs diye adlandiramam. Bu baska bir sey, baska bir olaydi.

Ben dört tarafi da kapali, tugladan yapilma bir evde bulunuyordum. Evin duvarlarinin hiç birisinde kapi olmamasina hayret ediyordum. Ama karsida bir pencere var. Pencerenin yanina gittim ve disariya baktim. Disarisi bosluktu. Pencereden basimi yarim çikararak asagiya baktim. Asagida ... hiç bir sey yoktu. Evet, asagisi da bembeyaz ve sonsuz bosluktan ibaretti. Benim durdugum bu ev boslukta asili vaziyetteydi. Dehsete kapilarak korkuyla arkaya çekildim. O an pencerenin önünde Sevket göründü. O, bastan ayaga bembeyaz giyinmisti. Sevket birden pencereyi tulayla kapatmaya basladi. O kadar çabuk kapatmaya basladi ki, odayi zifiri karanlik kaplamaya basladi. Içimde cesaret peyda oldu, örülün tuglalari var gücümle itekledim ve tuglalar bosluga yuvarlandi.

Pencere açilmisti. Oda isikla doldu. Ama bu uzun sürmedi. Sevket pencereyi kapatmak için tekrar tuglayla örmeye basladi. Ben bu tuglalari yine ayni cesaretle, belki daha da cesur bir hareketle asagiya gönderdim.

Açilan beyazlik içinde Sevket duruyordu. O uçuyor veya öylece muallaktaydi. Oda göz kamastiran beyaz isikla dolmustu. Sevket pencereden uzaklasmaya basladi, git gide beyazligin içinde görünmez oldu.

Bogazimdan bir haykirik çikti : Allahuekber! Yine bir haykirik :Allahuekber! Yine : Allahuekber!.

Gözümü açtim. Kendim de farketmeden gayriihtiyarî asagiya baktim : Sevket tipki beni bekliyormus gibi siddetli inledi. Sonra açik ve net olarak "yedin ya!" dedi ve sustu.

Doktor Xalbay derhal geldi. Sevket'in elini tuttu, bana bakti. Ve yüksek sesle aglamaya basladi. Ben iki yildan beri cezaevinden cezaevine dolasirken, bir mahkûmun ölümünden dolayi herhangi bir memurun agladigini görmemistim. Mahkumlar için mahkûmlar aglarlardi ama cezaevi memurunun agladigini ilk defa görüyordum.

Lakin ben simdilik gözümün önünden cereyan eden hadiseni etkisindeydim. Bu hadise beni dehsete düsürmüstüm, insan hayati ve ölümü hakkinda bütün bildiklerimi, materyalist dünya görüsü ürünlerini alt üst etmisti. Ben ayni anda hem hayret hem de dehset içinde kalmistim.

Bu hadise gerçeklesmeden önce atesim 40°C dereceye çikmis halde yatiyordum. Bu hadiseden sonra atesim birden düstü, hatta hamam gibi sicak vagonda üsümeye basladim.

Doktor Xalbay hala hüngür hüngür agliyordu. Nihayet yerinden kalkti, islak yüzüyle bana döndü ve "Sefer agabey hiç olmazsa siz ölmeyin", dedi.

Ben ona hiç bir sey diyemedim. Az evvel gözüme görünen seylerden doktor habersizdi. Bunu anlatmaya mecalim de yoktu. Fakat ben bir seyi iyi biliyordum :bu beyaz nur dolu pencere öbür dünyanin penceresiydi. Ben onun önüne kadar gidip, önünden geri döndüm. Biraderim Sevket ise, dönmedi, uçtu gitti pencereden. Aslinda, Özbekistan'daki bütün mahkûmlar o pencerenin önünde yasamaktalar.

... Seher vakti Taskent'teki mahkûm hastanesine ulastik. Sevket'in cesedini (Allah rahmet eylesin), benim hâlâ canli olan vücudumu sedyeye koyarak indiriyorlardi.

Hastanede Nevaiy sehrindenki cezaevinden agir halde getirilen Memedali Mahmudov'u gördüm. Bu cezaevinde, bizim ilk görüsmemizdi. Memedali agabeye yoldu gördügüm tuhaf hadiseyi ve Sevket'in ölümünü anlattim. Üstad Memedali'nin gözleri yasardi ve "Sefer, sen uzun yasayacaksin, yasamaya mecbursun", dedi.

Aradan bir yil geçtikten sonra, 1996 agustosunda, Memedali agabeyle disarida görüstük. O bana, "biz uzun yasayacagiz, yalniz Özbekistan'da yasayacagiz. Düsmanlara inat yasayacagiz. Özbekistan birilerinin tarlasi degil", demisti.

"Sangorod"daki vaziyet agirdi. Mahkumlar sicak yazda toplu halde ölmeye basladilar. Eskiden atalarimiz "çille girdi, nazar girdi" demisler. Agir hastalar dut gibi dökülmeye basladi.

Memedali Mahmudov ile birlikte yattigimi odanin penceresinin karsisinda morg vardi. Morgun sogutuculari bozuldu. Iki üç gün ustalar tamir etmeye çalisti, ama faydasi olmadi. Cesetler kokmaya basladi. Her yeri berbat bir koku kapladi. Önceleri odada oturulamaz, gittikçe o civara yaklasmak dahi insanin nefesini boguyordu. Agzimi ve burnumuzu bir mendille baglamistik.

Cezaevindeki hayatimin üçüncü yili arafesindeki bu olay ruh dünyamda keskin dönüs noktasi oldu. "Sangorod"a agir vaziyette geldim. Allahu teala beni öbür dünyanin penceresi önüne oturttu ve paradoksal bir sekilde bütün bedenî hastaliklardan uzaklastirdi. Hastalik yalnizca ruhumda kaldi. Bu hastalik dünyayi tanimak ve ona bir karis olsa da yukaridan bakmaya çalisma hastaligiydi. Zira, hapis hayatinin baslarinda cep defterime söyle yazmistim.

"Ölüm mü korkunç yoksa hayat mi? Bu soruya hala kimse cevap veremiyor. Çünkü öbür taraftan hiç kimse geri gelmedi. Bu taraftan gitmekte olanlar da mümkün mertebe geç gitmeye çabaliyor. Araliktaki bosluk bir cezaevidir. o tarafini ve bu tarafini yalnizca demir pencere ayirmakta".

Artik demir pencere yoktu. Sevket ve "sevketler" can verirlerken, "Allahuekber" tekbirini söyleyenlerin sayisi burada az degildi. Ve ben cep defterime simdiyse sunu yazdim :

"Dünyayi tanimak için, dünyayi gezmek sart degil. Boslukta insanin kendisini kaybetmesi mümkün. Iyisi mi, hapiste bir yil, 6 ay, hiç olmazsa bir gün yat da gör. Hapis demek, kendini bütün isteklerden mahrum etmektir. Aslinda, böyle bir hapsi disaridaki hayattayken de kendin yaratman mümkün".

Memedali Mahmudov ile beraber hapisteki görüsmemiz uzun sürmedi. 26 temmuz günü beni yine Qarsi'ya naklettiler. Yine ayni "kabul merasimi", ayni tirmik...

Ama müdür Qulimbetov'un öfkesi yatismis görünüyordu, o beni artik "seni öldürecegim" diye tehdit etmiyordu.

Beni yine hastalar grubuna yatirdilar. 18. grupdaki hastalar iki kat artmisti. Nevaiy sehrindeki cezaevindeki veremli hastalar hükümlülerden 150 kadari buraya getirilmisti. Sançast amirini de degistirmisler. Rozibay Ibrahimov'un yerine UYA-64-33. cezaevinde çalisan baska biri atanmis. Onula karsilastim. 18. grup veremlilerin getirilmesinin kanun disi oldugunu söyledim. Kendisi de fikrime katildi. Daha dogrusu, kendisini buradaki ölüm sayisini azaltmak için, sert buyruklarla vazife basina getirmisler. Bu cezaevinde 1995 senesi 140 ölüm kaydedilmis. 1996 haziranina kadar 37 mahkûm o veya bu sebeple ölmüs.

Subat 1996'da cezaevine iki siyasî mahkûm, Muhammed Recep ve Muhammed Islamov'u getirdiler.

Muhammed Receb'i cezaevine getirdiklerinde agir vaziyetteydi. Sorgulama memurlari vahsîce dövmüs ve manevî iskencede bulunmuslardi.

22 Mart günü müdür Alihaydar Qulimbetov rüsvet alirken yakalandi. Cezaevi azicik da olsa rahat nefes aldi. Fakat Qulimbetov sayesinde cebini dolduran diger görevliler çok üzgündüler. Nisan ayi sonlarinda böylelerinden birisi, mahkûmlardan kurulan 17. hizmet grubunun baskani Erkin "sabahki kültür-fizik hareketlerine katilmadin", diyerek meni fena marizledi. Neticede, durumum daha da agirlasarak, 3 hazirana kadar tedavi görmeye mecbur kaldim.

3 Haziran günü sabahleyin "iste Allah'in yine bir günü daha geçti, nasil olursa, serbest kalincaya kadar 57 gün kaldi", diye yerimden kalktim.

Bu gün geldigim noktada, herkes benden kaçar olmustu. Çünkü cezaevinde Bekcanov'a "ceza vermek için yeni bir suç yüklemesi" yapacaklarmis, dedikodusu yayilmisti. Mahkumlar idare tarafindan bana karsi hazirlanmakta olan bu tezgahlanan suça sahit veya ortak olmaktan korkuyorlardi.

3 Haziran günü saat yedi.

- Mahkum Muhammed Islamov ve Sefer Bekcan! Derhal idare binasina gelin!, diyen kaba ses hoparlörden duyuldu.

Idare beni bir defa dahi resmî olarak çagirmamisti. Tereddütlendim, gidersem ne olur, gitmezsem ...

Sançastin avlusuna çiktim, idare binasinin önünde üst dereceli yabani emniyet görevlileri bekliyordu. Mahkum Muhammed Islamov da orada, o görevlilerle endisesiz konusuyordu.

Idare binasinin önüne geldigimde, Muhammed Islamov :

- Kendisinin Sefer Bekcan olduguna inanmayan adam geliyor, diye güldü.

Yabanci görevliler de güldüler. Mahkumla asla tokalasarak görüsmeyen görevliler benimle samimî selamlastilar.

- Hürriyet "hediye" edilen adam hastayim diye yatar mi?, dedi görevlilerden birisi.

- Insaallah, 57 gün kaldi, dedim ben.

- Sefer, hazirlanin, eve gidiyoruz bugün, dedi Muhammed Islamov.

Daha sonra cezaevi idare binasina girdik. Muhammed Islamov'u baska odaya, beni baska odaya aldilar. Beni özel bölüm baskani Arzimurd Fermanov karsiladi. Bu adam topu topu bir kaç ay evvel yüzümü tekmeleyendi, simdi bana Özbekistan bakanlar toplantisinin kararini uzatmaktaydi. Karari okudum. Bu belge Erk Demokratik Partisi'nin faaliyetinin durduruldugu, daha önce verilen ruhsatin da iptal edildigi hakkindaydi.

Ben Fermanov'un gözüne baktim. O gözünü kaçirdi. Ilk defa, belki, bu adam bir mahkûmdan gözünü kaçiriyordu.

- Ben bu kagidi onaylamiyorum. Hapisten çikmama 57 gün kaldi, buna da tahammül ederim. Ben affa muhtaç degilim, dedim ben.

- Öyleyse, nasil biliyorsaniz öyle yazin, dedi Fermanov.

Ben de bildigi yazdim.

O gün yalnizca bizim için degil, bütün siyasî mahkûmlar için de serbest birakilmak inanci peyda oldu. Bazilariyla aglayarak, bazilariyla gülerek vedalastik. Çok kimse, bizden zorla alinan seyleri yine bize hediye etmelerine inanamiyordu.

Disariya çiktik. Qarsi sehir merkezine kadar polislerle beraber geldik. Yolumuz önce Semerkand'a sonra Taskent'e dogruydu.

Benim hafizamda 1993 yilina ait hatiralar canlandi. "Dünür tarafini" tetkik etmek gerekiyordu. Sehirde "dolasmaya" çiktik. Qarsi o kadar büyük sehir degildi, yaklasik bir saat içinde arkamizda casus oldugunu tesbit ettik. Onlar da, biz de degismemistik. Biz üç yil boyunca atildigimiz hürriyet dahi degismemisti. Bunun için tipki hapisteki gibi, disarida da mücadeleyi devam ettirmek gerektigini hissettim.


















Dördüncü Kisim


DISARI





























On sekizinci bölüm

Hürriyete kavustuktan sonra bir ay boyunca evden misafir eksilmedi. Kutlamaya gelenler, esasen Erkçilerdi. Onlarin içinde doktor olanlar beni tedavi ettiler ve uzun aylar boyunca halsizlesen vücut yavas yavas kuvvetlenmeye basladi.

Bir gün yazar ve sanatçi dostlarimi göresim geldi ve cezaevinde yazilan siirlerimi bastirma bahanesiyle "Basin evi"ne gittim. Eski bir dost olan gazetemiz "Edebiyat-San'at"a girdim. Görevliler siirlerimi ellerine almaktan dahi korktular. "Türkistan"a girdim, orada da herhangi bir delikanli çikip, siiri okumaya dahi cüret etmedi.

Koridorda sair Rauf Parfi'yle karsilasinca sevindim. Her ne kadar siirimi basmasa da, en azindan okumaktan korkamayan biriydi.

O beni, Yazarlar Birligi'ne dogru götürdü. Yolda rastaldigimiz yazar takiminin her birisine "iste Sefer, yasiyor, Özbekistan cezaevlerinden de canli çikilabiliyormus!", diyerek beni gösteriyordu.

Dogrusu, insanlar bu aci kinayeye layiktilar. Mesela, sair Mirza Kencebayev selamlasma bir tarafa, beni görünce hemen ortadan kayboldu. Sair Mirpolat Mirza içmekte oldugu çayini dahi bitirmeden kaçti. Halbuki, bu kalem sahipleri bir zamanlar "istiklalin cesur sairleri" idi. Ben onlari karaliyor degilim, yalnizca aciyorum. Bir kaç yillik zulüm onlarin psikolojilerin öylesine degistirmisti ki.

O gün eve moralim bozularak döndüm.

Casuslar da evi gece gündüz üsenmeden koruyorlardi. Komsularimiz, "Sefercan, siz cezaevinden çiktiniz ama bütün mahallemiz tekrar korunur oldu, Allah ömrünüzü uzun etsin" diye sakalasiyorlardi.

D ostlarim Erk gazetesinin yabanci ülkede basilarak, Özbekistan'da dagitilan sayilarindan bir kaçini getirdiler. Yüregim özlemle çarparken, sayfalari çevirdim. Iste, o bensiz hazirlanan kurultay hakkinda makale. Müellifi Namaz Narmo'min. Erk gazetesinin 16 Ocak 1994 tarih ve 96 nolu sayisi.

"Kurultay 25 Ekim 1993 günü saat 10'da Taskent'teki Demiryolu Isçilerinin Kültür Sarayi'nda açildi. Kurultay heyeti komisyonu, inceleme heyeti, kullanilan reyleri sayma komisyonlari seçildi. Gündem onaylandi. Kurultaya baskanlik yapan Profesör Atanazar Arifov, dis ülke ve siyasî parti baskanlarinin kutlama telgraflarini okudu ve gelen misafirleri delegeler takdim etti. Misafirler arasinda Devlet Baskanini temsilcisi Qirgizbayev, Taskent valiliginden, siyasî partiler ve diger hareketlerden temsilciler vardi. Ayrica, meshur sair ve sanatçi Dedehan Hasan, BHH liderlerinden Suhret Ismetullayev tesrif etmislerdi. Yine cumhuriyet ve dis ülke basinindan muhabirler kurultayi aydinlatmak için gelmislerdi.

Ilk olarak parti baskaninin mektubunu okumak için söz bana verildi. Mektupta cumhuriyetteki halihazirdaki sosyal ve siyasî durum kisaca tahlil edilere, muhalafete karsi yapilan baskilar tenkit edildi ve Erk Partisi'in hürriyet yolunda, kendi yolunda ilerlemekten çekinmeyecegini tekrarliyordu.

Kurultay delegeleri mektubu dikkatle dinlediler. Sunu söylemek gerek ki, mektup delegelerin ruhuna ruh, gücüne güç katti. Mektup okunduktan sonra baslanan müzakereler iste bu ruhta devam etti. Müzakerelere bütün sehir temsilcileri katildi, bunlardan biri de S. Yigitaliyev idi. BHH adina Suhret Ismetullayev konustu. Devlet baskani temsilcisi Qirgizbayev yarim saat konustu.

S. Kerimov'un sözlerini kurultay delegasyonu reddetti ve kendisini alkis ve gürültüyle kürsüdün indirdiler. Çünkü S. Kerimov kurultaya parti prensiplerinden vaz geçerek, kendi sahsî çikarlari için hükûmetle söz birligi yapmis ve açikça ihanet yoluna geçmisti.

Moladan sonra kurultay delegeleri parti tüzügünde degisiklikler yapma meslesini görüstüler. Bu görüsmeye S. Yigitaliye aktif olarak katildi. Neticede tüzükte parti baskaninin temsilciligi epeyce kisitlandi.

Daha sonraki mesele parti Merkez Komitesini yeniden seçmekti. Merkez Komite'ye her bir sehirden üç parti üyesi seçildi. Bundan sonra kurultay delegeleri parti baskanini seçme meselesine geçtiler. Muhammed Salih'in adayi oy birligiyle desteklendi ve alkislarla karsilandi. Iyice saskinliga düsen S. Kerimov da, S. Yigitaliye de Muhammed Salih'in adayina oy verdiler.

... Onlara Muhammed Salih'i parti baskanligindan uzaklastirma vazifesi verilmisti. Onlar kurultayda bunun beceremediler".

Gazetede bu kurultaydan sonra Erkçilere karsi baslatilan terör hakkinda makalleri de okudum. Kisacasi, o kurultaydan sonra üç yildan fazla zaman geçmisti, ama Özbekistan'da hiç birsey degismemisti.

Hapisten çikali daha bir ay olmamisti ki beni Taskent'teki Bektemir polis merkezine çagirdilar. Orada M.G.D. görevlisi Vahidcan (soy ismi aklimda degil) karsiladi. "Yine rahat durmuyorsunuz", dedi. "Dostalriniz Özbekistan'da silahli ayaklanma yapacagiz demisler, siz de onlara katilirsaniz, tekrar tutuklanirsiniz, bunu iyice bilin", dedi.

Bu tehditi, insan haklari savunucusu teskilat üyelerine yazili olarak bildirdim.

Ama M.G.D. tehditle yetinmedi. Bir gün ögle yemegini yiyorken, eve yine o Vahidcan geldi.

Kendisine bir bardak çay doldurdum.

- Biz büyük bir teskilatin küçük bir görevlisiyiz, neyi buyururlarsa onu yerine getiririz. Özbekistan'da insan haklari diye bas agritanlar yeter miktarda, ricamiz evinde rahat oturun. Bos laf degil, bin dolar verecegiz, hem de hemen simdi, dedi Vahidcan.

Ben birden güldüm.

Qurbanay da güldü ve : "Vahidcan, bin dolar da para mi, milyondan söz edin, milyondan!", dedi.

Vahidcan çok gücendi. "Kendiniz bilirsiniz", dedi ve evden hemen ayrildi.

Ertesi gün sabahleyin Bektemir ilçesi "sanepiddispanser" görevlileri eve zorla girdiler. Ellerinde, bizim, bütün aile fertlerinin bir tür bulasici hastaliga yakandigimizi isbatlayan belgeler vardi. Dispanser yetkilileri bizim tam bir tibbî kontrolden geçmedikçe, evden disari çikamamamizi emrettiler.

Fakat ben bu emri üç gün geçmeden bozmak zorunda kaldim. Çünkü Özbekistan'da insan haklarini savunma cemiyetinin kurultayini gerçeklestirme çalismalari baslamis ve kurultay için benden ülkedeki cezaevlerindeki vaziyet hakkinda bir rapor hazirlamami rica etmislerdi.

Ben bu cemiyetin üyeleriyle yakinlasinca sunu gördüm : Bu kurulusun faaliyetini son 4 yil içinde genellikle Mihail Arzinov yürütmüstü. CEmiyetin baskani Abdumennab Polatov ise, Wasington'da yasayarak bu faaliyet için alinan parayi sahsina ve yakin adamlarina pay etmekten baska sey yapmamisti. En kötüsü de Abdumennab'in sevmedigi Erk Partisi'nin tutuklanan üyeleri hakkinda kamu oyuna haber vermemis veya verse bile yanlis vermisti.

Bu vaziyetten Arzinov ve taraftarlari hiç memnun degildiler.

Cemiyetin içindeki bu uyumsuzlugu Özbekistan hükûmeti kendi istegi dogrultusunda halletmek için mücadeleye girismisti.

Hükûmet için en mühimmi agabey ve kadres Polatovlar, BHH adina, Erk Partisi'ne karsi açik ve bikmadan yorulmadan mücadele ediyor olmalaridir. Bu mücadeleye simdi Mirsaidov da katildi. Bu faktör kurultay yaparak, onu Polatov ve Mirsaidov'un istedigi gibi halletme zaruretini dogurdu.

Hükûmet için Mirsaidov veya Polatov tehlikeli degildi, onlarin nasil kontrol edilecegini, nasil yönlendirilecegini MGD iyi bilirdi. MGD hükûmetinin esas düsmani Erk Partisi'ni yok etmek için plan hazirlayip, uygulamaya geçiyorlardi.

Abdumennab Polatov, Taskent'e gelerek, kurultayi gerçeklestirme hazirliklarina basladi. Polatov'un konusmalari Özbek medyasinda sansürsüz yayinlandi. Bu "demokrak" artik, baska agizda konusmaya baslamisti : "Özbek halkinin demokrasiye hazir olmadigini ve demokratlasmama cereyani uzun süren bir süreç" oldugunu Kerimov'dan sonra Abdumennab da söylemeye baslamisti.

Elbette ki, cemiyet üyeleri Abdumennab'in bu konusmalarindan memnun degildi. Ben de kendisine karsi fikrimi açikça söyledim. Ama Abdumennab, kurultaya hazirligi daha çok düsünüyordu ve buna iyice de hazirlanmisti.

Abdumennab'a karsi olanlar daima baski altinda tutulmaktaydi.

Bir gün geceleyin merkez partin yaninda Talib Yaqubov'un arabasindan indim. Evime gitmek için otobüs duragina dogru yürüyordum. Birden birisi arkamdan gelerek, ellerimi arkaya büktü. Direndim, ama saldirgan çok kuvvetliydi, hiç hareket edemedim. O anda gökten düsmüs gibi karsimda Vahidcan göründü :

- Bu adami ne yapiyorsunuz, derhal birakin, diye bagirdi.

Elimi büken iki adam bir anda gözden kayboldular.

- Sefer agabey, iyi ki tesadüf eseri rastlastik. Yürüyün, arabada Bahadir Idrisov oturmakta. Kendileri endiselenmesinler, bir görüsün, dedi Vahidcan.

On bes, yirmi metre uzakta duran beyaz "Neksiya-lyüks" marka arabanin yanina vardik. Arka koltukta albay Bahadir Idrisov indi. Selamlastiktan sonra :

- Sizinle açik açik konusmamiz gerek. Bizimle kedi fare oyunu oynayarak uçuruma düsmeniz mümkün. Simdi bir yerde oturarak rahatça konusalim, dedi Idrisov.

Park yakinlarindaki basin emekçileri evi civarindaki tüngi barga girdik. Kösedeki gözlerden irak bos bir masaya oturduk. Idrisov söze basladi :

- Içeride yatip çiktiniz yine de akliniz basiniza girmemis. Arzinov ile birlik olup, Polatovlarin yedigi paralari bulmayi istiyormussunuz. Parayi biz veririz deyince arkamizdan gülmüssünüz. Bu isten size ne? Siz nasil adamsiniz? Anlamiyorum!, dedi yakinarak Idrisov.

Onun sesinde ilk defa samimiyet hissettim. Kendisiyle ne kadar görüstüysek de, asla bu kadar içten konusmamisti.

- Sunu iyice bilin. Taskent'te gerçek güce sahip iki klan vardir. Bunlar Taskentliler ve Semerkantilar grubu. Bütün devlet daireleri esasen bu iki klanin adamlariyla dolu. Siz Türkmenlere, bu oyunda yer yok, bunu iyi bilin. Erk Partisi'nin bürokrasi içinde gücü yok. Bütün kadrolari tutuklandi veya isten çikarildi. M. Salih'in arkasinda yalnizca yalinayaklar kaldi. Gücünüzün yetmeyecegi seyi kaldircagim derken sakatlanacaksiniz. Düsmanlariniz öyle çok ki, Polatovlarin önüne çikarak bir düsmaninizi iki yapiyorusunuz, dedi Idrisov.

Albay Idrisov'un beklenmedik samimiyeti beni biraz endiselendirdi. Idrisov'un söyledikleri hatta biz muhaliflerin söylemeye cesaret dahi edemedigi sözlerdi. Ben Polatovlarin hükûmetle birlik yaptiklarina degil (bu herkesin malumuydu), Özbekistan devlet dairelerindeki bölgecilik ve akrabaciligin ne derece üst noktalara yetistigini MGD albayi açikça kabulüne hayret ettim.Yalniz niçin beni (veya bizi) "Türkmen" diye adlandirdigini sormak istedim. Idrisov'un konusmasina öyle kapilmistim ki bunu sormak aklimdan çikmis. Herhalde Harezmli oldugum için (Harezm, Türkmenistan hududundadir) öyle demistir. Bunun ehemmiyeti yoktu, çünkü albay hayatimizdaki mevcut bölgecilik siyasetinin yalnizca siradan bir temsilcisiydi. Ben "Türkmen" oldugum için üzgün degildim. Ben Özbek oldugum için, belki de hala dahi Özbek olmadigim için üzgündüm. Hala dahi yirmi üç milyonluk topluluk kendisini bir millet (=halk) olarak tanimamasi dolayisiyla üzgündüm.

- Sizler, iktidar için mücadeleyi birakin. Iktidara alternatif siz degilsiniz, diyerek albay sözünü tamamladi.

- Alternatif kim sizce?, dedim ben.

- Bunu size önce de söyledim, - dedi Idrisov - Halk içinde Salih'i destekleyenlerin olmasi mümkün, lakin bürokrasi içinde onun adamlari yok. Iktidar için mücadelede baskent tayin edici rolü oynar.

- Dünyayi herkes kendi karisiyla ölçer, dedim ben.

Bu "açikça" sohbet benim için bir çok seyi aydinlatti. Mirsaidov'un kurdugu "muhalefeti koordine etme merkezi", aslinda mezkûr "alternatif güç"ü teskil eden klan merkezi olduguna hiç süphem kalmamisti. Bu merkezin kuruldugu duyuruldugunda biz onu müsbet karsilamistik. Ancak insan haklarini savunma cemiyeti kurultayindaki Abdumennab Polatov ve bu kurultayda uzun uzun konusan Mirsaidov'un davranislari "bizim mahalleden degilsen, bizim düsmanimizsin" kabilinde oldu. Arzinov, bu gruba itiraz ettigi için derhal "iftiraci" ilan edildi. Erk Partisi baskani M. Salih bu klana girmeyi reddetti ve artik klanin yayini olan "Hareket" dergisinin herhangi bir sayisi yok ki, içinde Salih'e karsi iftira atilmamis olsun.

Bu alternatif kisilerin bugünki mevcut devlet baskanindan ne farki var ki? Albay Idrisov'a bu suali sormayi çok isterdim, lakin sormadim. Albay buna cevap dahi vermezdi, çünkü o takdirde kendisinin hangi klana mensup oldugunu açiklamis olurdu.

Bu alternatif kisilerin bugün iktidarda oturanlardan hiç bir farki yok. Çünkü bu kisiler ikizdirler. Atelyesi, fabrikasi, üretildigi yili, modeli ayni bunlarin. Kravatlari, takim elbiseleri, ayakkabilari hatta ki gözlerinin altindaki alkolden sebebiyle olusan sislikler dahi hepsi ayni. Bunlar bizi yönetiyor. Bunlar yine bizi yönetmeye hazirlaniyor. Bunlardan Allah'im bizi sen koru. Onlardan da sen koru.

Albay Idrisov ile yaptigimiz bu açikça sohbetimizi, Erk yöneticileriyle muhakeme ettik. Gizli gerçeklesen bu toplantida bana bir kaç tavsiyede bulundular. Ilki, hiç birsey karismadan evde oturmak, ikincisi Özbekistan'dan gitmem veya hiç birseyi "fas etmeden" kurultaya sessizce katilmak. Ben kurultayda ses çikarmadan oturmaya söz verdim.

Eve geldim. Qurbanay beni morali bozuk karsiladi. Onu yoklugumdan faydalanarak, ilçe karakoluna çagirmislar. Orada Qurbanay'a ailemizin doktorlarin izni olmadan hiçbir yere çikmamasi hakkinda, "aydinlatma" evrakini tutusturmuslar. Eve geldiginde ise B 38-77 TH plakali arabaya iki genç gelip, evimizin karantinaya alindigi hakkindaki evraki vermis.

Giderken de "Kocan rahat oturmazsa, ölüp gidecek", diye tehdit etmisler.

Kisacasi, ben Özbekistan insan haklarini savunma cemiyeti kurultayina ne olursa olsun, gitmeye karar verdim. Kurultay 9 ekim 1996 günü saat 10'da, Taskent'teki "Bilimler Evi"nde basladi.

Bilimler Evi binasinin önünde MGD amirinin "yalin ayaklar" diye adlandirdigi bizim Erkçiler duruyordu. Onlarin hepsi yüksek egitim almis alim ve aydindi. Bu "yalin ayaklar"in en "yalin ayagi" doçent ünvanliydi. Üç yildan beri görmedigim partidaslarimi görünce çok sevindim. Teskilatin bunca baskiya ragmen yasamakta oldugun görünce pek memnun oldum. Buzlarin biraz erimesi yeterli, bizim dostlarimizin derhal toplanacaklarindan zerrece süphem kalmadi. Salonda toplananlarin ekseri kismi Erkçilerdi. Devlet baskani Kerimov, Mirsaidov veya Polatovlardan degil, su "yalin ayak"lardan korkuyordu. Bu yüzden de onlarin teskilatlari yasaklanmisti.

Toplanti sikici baskadi. Hükûmetin hazirladigi senaryoya göre Abdumennab Polatov, cemiyet baskani olarak seçilmesi gerekiyordu. Biz de buna karsi çikmamayi kararlastirdik, çünkü karsi çikarsak, hükûmet daha da gizli sekilde baska bir grup hazirlayarak, onu "Cemiyet" diye ilan etmis olurdu.

Abdumennab, hükûmetin çizdigi çizgide gitmeye söz vermisti. Ancak kendisine rakip olan Mihail Arzinov onu endiselendiriyordu. Bu yüzden Arzinov'un ilk olarak çikip konusmasindan korkarak, ilk darbeyi kendisi vurmaya karar verdi. Abdumennab, kürsiye çikarak krizi tutan adam gibi söylendi : "Arzinov, devlet baskanimiz Islam Kerimov'u fasist, katil dedi. O asla düzelmez, dedi. Ben, Arzinov ile birlikte çalismam. Ya beni yahut o adami seçin!".

Abdumennab'in bu resmen ispiyonculugu salondakileri saskinliga ugratti. Zavalli Mihail Dmitriyeviç ise, Rusça "Ben sayin Devlet Baskanina hiç bir zaman fasist demedim, ben onu napolyon (büyüklük) kompleksine kapilmis adam, demedim", dedi ve salondaki herkesi güldürdü.

Hülasa, kurultay "muhterem yurtbasimiza" diye baslanan hamd ü senalarla yazilan çagri kabul edildi.

Kurultaydan sonra çok geçmeden, insan haklari savunma cemiyeti yönetiminden alti kisi bu kukla teskilattan istifa ettiklerini duyurdular. Benim de imza attigim bu beyanat 29 aralik günü Ekspress-xronika gazetesinde yayinlandi.

11-13 ekim günleri Taskent'te Avrupa'da güvenlik ve isbirligi teskilati ve Özbekistan hükûmetinin düzenledigi milletlerarasi konferansa katildim. Bu konferans Özbekistan'daki insan haklarinin ne ölçüde bozuldugunu tahlil etmedi veya etmeyi istemedi. Batili devletlerin Özbekistan ile sahsî hesaplari, çikarlari vardi, insan haklari bu hesaplarin bozulmasina sebep olmamaliydi.

Erk Partisi sekreteri Atanazar Arif ile benim söz isteyerek ettigimiz ricalar da dikkate alinmadi.

Konferans sonunda Özbekistan dis isleri bakani A. Kamilov, gazeteciler için basin toplantisi düzenledi. Sorular esasen Erk Partisi ve BHH hakkindaydi. Siyasî mahkûmlar, izsiz kaybolan (KGB tarafindan kaçirilanlar) kisiler hakkindaki sorular cevapsiz kaldi. Abdulaziz Kamilov, BBH hakkindaki soruya söyle cevap verdi :

"BHH'nin faaliyeti üç ay için durdurulmustu. Simdi bu müddet doldu. BHH'nin normal faaliyetlerine devam ettirmeleri mümkün. Devlet baskanimizin sahsen kendileri, BHH'nin yöneticilerini birkaç defa kabu ettiler. Abdurahim Polatov, Ankara veWasington'daki elçilerimizle sik sik görüsmektedir. Erk Partisi'ne gelince, bu partinin yöneticileri hakkinda dava açilmistir. Bu partinin üyeleri ya parti baskanlarini degistirsinler veya yeni bir adla tekrar izin alsinlar. Muhammed Salih, silahli devrim için harekete geçmistir"...

Kamilov'un bu hayret verici sözlerini daha sonra Batili devletlerdeki kuruluslarin ciddî olarak tekrarlamalari bizi de hayrete düsürdü.


On dokuzuncu bölüm

Ben 30 eylül günü "Dogu Avrupa'da Demokrasi" enstitüsü tarafindan Moskova'da gerçeklestirilen sempozyuma çagirildim

7 Ekim günü Özbekistan'da insan haklari meseleleriyle ilgili basin toplantisinda cezaevlerindeki gerçek durum hakkinda bilgiler verdim. Bu toplantida Mihail Arzinov ve Moskova'da siyasî siginmada yasayan Yadgar Abid ve Albert Musin de istirak ettiler.

Ayrica Andrey Saharov'un kurdugu "Memorial" adli insan haklarini savunma teskilatinin tertipledigi "Orta Asya'da insan haklari" seminerine de katildim. 1930 ile 1990 arasindaki yillarda siyasî sebeple hapis cezasina çarptirilanlari, anma günü gösterilerine istirak ettim. Moskova'da baska toplumsal kuruluslarin faaliyetleriyle de tanistim.

Dönüs günü geldi.

Moskova'daki benim baslattigim "konusma özgürlügü"nden sonra dogru Taskent'e gitmek tehlikeli oldugunu söylediler. Önce Harezm'e, anne babamin yaninda bir zaman kalarak, daha sonra Taskent'e dönmeyi planlayarak Ürgenç'e uçak biletini aldim.

Uçak 1 kasim günü sabahleyin seher vakti Ürgenç havaalanina indi. Yolcular inmeye basladi, ben yerimden kalkmadim. Uçagin penceresinden biraz disariya göz attim. Çikis kapisi kapaliydi. Yolculari hava meydanina giris salonuna almaya basladilar. Bir seyleri veya birisin aradiklari belliydi. Uçak, Moskova-Ürgenç Namangan tarifeliydi, bu yüzden Namangan'a kadar uçacakti. Ben Namangan'a gitmekte olan yolculara katilarak, bekleme salonuna girdim. Bekleme salonu vasitasiyla disariya çiktim. Bos duran taksilerden birisine binerek, "merkeze kadar durmadan gideceksiniz", dedim. Beni beklemeye çikan "dünür tarafi"ni atlatma sevinciyle sehir merkezinde taksiden indim. Taksi hareket etti ve yerine plakasiz siyah bir araba gelip durdu. Içinden çikan dört çamyarmasi genç inerek, etrafimi sardilar. Ilk olarak dizime bir tekme attilar. Agridan egilince, omzuma bir tekme yedim. Yüzüstü yere düstüm. Yüzüme yine bir tekme geldi. Üç yil cezaevinde bedenî iskencelere alisan vücuttan "ah, of" sesleri çikmadi.

- Farenin yuvasi gibi bir yerden kaçarak nereye gidecektin, salak! Harezm'de bozgunculuk çikarmadan, 24 saat içinde burayi terk et. Bize sulh gerek. Anladin mi?, dedi kaba bir sesle biri.

Berzengiler arabalarina binerek gözden kayboldular. Yerimden kalktim, seyirci olarak beklesenler dagilmaya basladilar. Onlar endiseyle, hatta seyirci olmaktan dahi korkarak bana baka baka uzaklastilar.

Önüme zayif, rengi solmus bir delikanli geldi :

- Sefer agabey, buradan hemen gidelim, dedi o.

- Sen de kimsin, birisi gelip Harezm'den kovacak. Sen gelip buradan gidin, diyorsun. Ben öz yurdumdayim, hiç bir yere gitmiyorum, dedim ve üst basimdaki toz topragi silkelemeye basladim.

- Sefer agabey, yüzünü gözünüzü yikamazsaniz olmaz, kan akiyor. Beni tanimiyorsunuz galiba, UYA-64-49'daki "çavaq" lakapli arkadasin yaninda dolasirdim, bir ay kadar oldu, bostayim, dedi yabanci genç.

"Çavaq"i iyi taniyordum. Sançastda yattigim zamanlarda yanima sik sik gelirdi.

- "Çavaq" disarida mi?, diye gençten sordum.

- Simdi onun yanina gidecegiz veya bir yerde beklersiniz, kendisini 5-10 dakikada bulup getiririm, dedi o.

Ürgenç'in merkez pazari uzak degildi. Pazar yerindeki çayhanelerden(=kahvehane) birisine girdik. Yabanci genç "çavaq"i bulup getirdi.

- Sefer agabey, sizi dövenler yeralti dünyasinin adamlari. Ürgenç'te onlardan baska hiç kimse güpegündüz birine el kaldirmaz. Adim basinda polis dolasiyor. Adamlar bana bakmadilar bile. Sizi yeralti dünyasinin dövdügü kesin. Onlar iktidara böyle hizmet ediyorlar, dedi "çavaq".

- Onlar beni Harezm'den kovuyorlar, dedim ben.

- Isterseniz, bir yerde gizlenerek kalmaniza yardim edelim, dedi çavaq.

Ben bu dostlara tesekkürlerime bildirdim. Ayni günü Beyruniy'den ailemi alarak, Taskent'e dogru yola çiktik.

Taskent'e gelince Bektemir ilçe polikliniginde doktor kontrolünden geçtim. Yüz ve gözümdeki tekme neticesi ortaya çikan yaralar sebebiyle bir ay kadar sokaga çikamadim.

27 Kasim günü Bektemir ilçe içisleri bölümüne çagirdilar. Orada beni bölüm baskan muavini yüzbasi T. O. Operov kabul etti. Içisleri bakaniliginin emriye benim hakkimda "tehlikeli suçlu"olarak gözetimin gerekli oldugundan bahsetti. Operov'un emrine binaen, iki polis esliginde evraklar dolduruldu. Bu evraklar merkezî suçlu arama bilgisayar sistemine islendi.

4 Ock 1997 günü eve doktor giyimli bir genç geldi. Ilçe polikliniginde ailemizin bulasici hastaliklar listesinde bulundugu hakkinda bilgilendirmeye geldigini söyledi. Analizlerin yapilmasi için sevk kagitlarini verdiler.

O gün ögleden sonra terar ayni davetsiz misafir Vahidcan tesrif ettiler.

- Sefer agabey, sizi memnun etmeye geldim, dedi daha kapi agzinda, büyük idarenin küçük görevlisi.

Içeriye buyur ettim. Vahidcan geçmis yeni yilimizi kutladi.

- Göz altina alinmamizi mi kutluyorsun, yoksa sizler bundan habersiz misiniz?, dedim.

- Bunlarin hepsi önemsiz seyler. Size büyük bir is teklif ediyorlar. Milletlerarasi cemiyeti biliyor musunuz?, diye sordu küçük görevli.

- Evet, biliyorum. Abdurauf Maqsudî'nin kurdugu teskilat, dedim ben.

- Hay çok yasayin. Bu teskilatin faaliyeti yavasladi. Canlandirmak lazim. Teskilatin kurultayini çagirma isleri size verilecek oldu. Maqsudî'in yardimci olacaksiniz. Dünyada nerede Özbekler yasiyorsa, o ülkelere gidip geleceksiniz. Hem is, hem seyahat. Sehir merkezinde aileniz için daire verilecek. Hülasa, biz küçük adamlariz. Bunlarin hepsi baskan Kerimov'un karsisinda konusacaksiniz. Iki gün içinde evraklarinizi alarak, baskanlik dairesinin kabulhanesine gelin, diyerek Vahidcan yerinden kalkti".

Ben "evet" veya "hayir" demedim. Ertesi gün bu teklifi parti toplantisinda degerlendirdik. Maqsudî hakkinda makale yazilan Erk gazetesini dagitmak için otuzdan ziyade Erkçinin tutuklandigini hatirladik. Ben, elbette, Maqsudî'nin yardimcisi olmazdik. Partidekiler de benim kararimi desteklediler. Böylece, bana buyuruldugu gibi "iki gün içinde" Baskanin kabulhanesine gitmedim.

6 Ocak günü aksam geç vakitte dis kapi çalindi. Dis kapinin önünde uzun boylu, esmer, deri kabanli bir genç duruyordu. Selamlastik. "Bekcanov siz misiniz?" diye sordu. "Evet benim" henüz diye cevaplayamadan, kimligini gösterdi. Özbekistan Içisleri Bakanligi "Suç arama idaresi" görevlisi üsttegmen Abdurahimov imis.

- Sizinle konusmam gerekiyor, ben avlunuzu görmek istiyorum, dedi Abdurahimov.

Avluya girdik, yedi yil önce ev yapmak maksadiyla açilan temel çukurluklari kazildigi gibi kaldigindan her yeri oyuk oyuk olan avluyu gözden geçirdi.

- Siz tehlikeli suçlu olarak listede bulunuyorsunuz. Bizdeki malumatlara göre, 4 ocak günü kapiniz önünde beyaz bir 06 devlet numarali, 59-95 TH plakali otomobil durmus. Daha sonra bu araba çalinmis. Içinde dis ülke vatandasi da varmis. Onu kaçirmislar. Bu suçla sizin de ilginiz var mi, yok mu, bunu arastiriyoruz, dedi Abdurahimov.

Esim Qurbanay ev evraklarini ve hüviyetlerimi getirdi. Abdurahimov evraklara bakarak bir seyleri not defterine iktibas etti.

- Sefer agabey, biz siyasetten uzak adamiz, lakin siz yukaridakilerle oyun oynamayin. Iste bu suç iddiasi ispatlanirsa, cezaevinden sag çikamazsiniz, dedi Abdurahimov ve çikti gitti. Bu tehdit ömrüm boyunca duydugum muhtemelen yüzüncüsüydü.

Ayni gün komsular da "Sefercan, emniyetten gelenler sizi sordular, bir araba çalinmis", dediler.

Ertesi günü Erkçilerle danistim. Çogunluk Özbekistan'dan ayrilmami istediler. Ne olursa olsun, rahat birakmayacaklar, gitmeniz uygun olur. Hanimla da konusarak, Moskova'ya gitmeye karar verdik.

11 Ocak günü Kazan sehri garinda bizi Albert Musin karsiladi. Özbekistan'dan kaçanlarina siginak olagelen sair Yadgar Abid'in dairesine geldik. Yadgar Abid "Dairemiz dar olmasina karsilik gönlümüz genis", dedi.

Ailemle bir aydan uzun bir zaman bu dar dairede yasadik. Allah yardimcisi olsun, Yadgar agabey küçük çocuklarin partirtisina tahammül gösterdi. Dört yildan fazla Moskova'da yasayarak Özbekistan'daki insan haklari meselesine ait makaleleriyle taninan Albert Musin de bana bu agir günlerde elinden geldigince yardim etti. Musin ile "Özbekistan'daki siyasî terör" konulu büyük bir sohbet tertipledik. Sohbet, Ekspress-xronika gazetesinde yayinlandi.

Moskova'daki milletlerarasi insan haklari kuruluslari bana ve Penklüb temsilcisi Aleksandr Tkaçenko bana ve aileme gereken resmî belgeleri teminde yardim etti.

Yadgar agabey bir gün "oglun Celaliddin evde sikiliyor. Biraz disarida gezdirin, küçüge ben bakarim, merak etmeyin", dedi.

Biz yakindaki küçük pazar yerinden bir seyler alip döndük. Geldigimizde bebegimiz agliyordu. Yadgar agabey onu kucagina almis, avutamadigi için perisan. Kapida ise degerli bir kürk palto giymis halde yüzü gözü boyali Vesile Inayetova duruyordu.

Bize sahin gibi öyle bir bakis atti ki, ama selamlasmadi. Biz kapidan içeriye girerken, bu hanim biraz yol vermeyi dahi kendince uygun görmedi. Biraz zorlanarak kürklü engelden geçtik.

Yadgar agabey biraz öfkeliydi :

- Ben bu giybet dolu gazete ve dergilerini dagitmam, götürün bunu, dedi Vesile'ye kösedeki katlanmis, Mirsaidov ve Polatov'un beraberce çikardiklari "koordinasyon merkezi" yayinlarini göstererek.

Vesile, Yadgar Abid'e kizginlikla bakti, ama ses çikarmadi. Bir saniye durdu ve sonra hosçakalin bile demeden çikti gitti.

Bu sahte "muhalefet üyeleri" ve "insan haklari savunuculari" Albert Musin hapsedildiginde gerçek yüzlerini açikça gösterdiler. Ne Vesile, ne Abdurahim ve Abdumennab Polatovlar ve ne de Mirsaidov ses çikarmadilar. Ses çikarmalari söyle dursun, Polatovlar Özbekistan muhalefeti adina svetsiya'da Musin'in savunmak için haziralanan beyanata karsi çikarak, "Musin, sarhos oldugu için hapsedildi, bunun insan haklariyla ilgisi yok", demislerdi ve Hürriyet Radyosu'nda da ayni bu haberin yayinlanmasina sebep olmuslardi. Bu rezil vakia zavalli adami ne kadar rezillige götürecegini gösterdi.

Vahalanki, Albert Musin baskilara aldirmadan, fikirlerinden vazgeçmedi. Özbekistan'daki rejimi tenkid etmeye devam ettigi için Moskova'da tutuklanmisti. Sahte muhalifler Özbekistan'daki iktidara "biz Albert'i halledecegiz" diye söz verip, ardindan bunu becerememenin acisini Albert'in tutuklanmasiyla çikardilar.

Genel olarak, Özbekistan'daki muhalefetin bugünkü halini görünce insanin yüregi burkuluyor. Bizim yeniden yapilanma devrinden beri hürmet gösteregeldigimiz hürriyet idealini bugün menfaat adli dört yol agzinda oturup satmaktalar. Satmakta olanlar, o yeniden yapilanma devrinde gögsüne vurarak dolasan sahte yigitler. Tek avuntumuz, bizim halkimiz var. Onun bir gün ayaga kalkarak gerçek zalimleri de sahte demokratlari da süpürüp atacagina ben inaniyorum...

Böyle karmakarisik duygularla ben Moskova'yi terk ettim. Yolumuz bu sefer epey uzakti.

1993-1994 Mart.

Not : Özbekistan'daki baskinin halen devam ettigi gözönüne alinarak, bu kitapta yer almasi gerek bir çok olaydan bahsedilmedi.